38 Milyon Ölü ve Bir Ressam

Tarih boyunca onun kadar sevilen, onun kadar korkulan, aynı zamanda da onun kadar nefret edilen biri daha yoktur. “Bin yıllık imparatorluk” kurma sözleriyle başa geçmiş; gelmiş geçmiş en güçlü orduyu kurmuş, onun yönetimindeyken ülkesi dünyaya kafa tutarak altı yıl savaşmış; sonunda da, ardında otuz sekiz milyon ölü bırakarak tarihe gömülmüştür.


1800'lerin ilk günleri. Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'nun, Bohemya bölgesindeki Strones Köyü'nde Johann Tmumelschlager adlı küçük bir çiftçinin evinde, Maria Anna Schicklgruber adındaki hizmetçi kız, 7 Haziran 1837 günü, gayr-ı meşru bir çocuk doğurur. Çocuğa Alois adını verirler. Çocuğun kimliğinde babası bölümü boş bırakılır. Neyse, beş yıl geçer ve sefil anne, Johann Georg Hüttler adlı bir değirmenciyle evlenir. Yeni evli çift, Alois adlı çocuğa bakmak istemezler. Ekonomik durumu iyi olan üvey babanın erkek kardeşi J. Nepomuk Hüttler'in yanına verilir Alois. Az bir zaman sonra da anne Schicklgruber veremden ölür. İçinde oldukları sefaletten ötürü baba Hüttler'de fazla yaşamaz... 14 yıl geçer. Üvey amca Nepomuk Hüttler, Alois'nın yarın bir gün yaşantısında zorluk çekmemesi için ona yeni bir kimlik çıkararak onu sahiplenir. Eski kimliğinde boş olan baba adı hanesine Hüttler yazdırmak ister. Ancak nüfus görevlisi papaz o bölüme yanlışlıkla “Hitler” yazar ve trajik bir hikayeyi başlattığını bilmeden 1877 Ocak ayından itibaren tarih lanetli bir soyadını izlemeye başlar.


Alois bir gümrük memuruydu. Üç kez evlenmiş; birinci karısı varken ikinciden, ikincisi varken üçüncüden çocuğu olmuş, tuhaf değer yargıları olan bir adamdı. Asla seçici değildi. Hayatın ona sunduklarına dikkat etmez, gününü yaşamayı daha çekici bulurdu. Örneğin ilk karısı kendisinden 14 yaş büyüktü. Sonuncu karısıysa yanında çalışan hizmetçisiydi ve kendisinden 23 yaş daha küçüktü. Adı Clara Pötzl'dü.
 20 Nisan 1889 günü Inn ırmağı kıyısındaki Braunau kasabasında bir erkek çocukları olur Alois ve Pötzl'ün. Doğan dördüncü çocuklarıdır. Daha önce üç kız çocukları olmuş; ancak hiçbiri yaşamamıştı. (Sonra doğacak iki kız çocuklarından da yalnızca biri (Paula) yaşayacaktır.) Neyse, doğan çocuğa Adolf adını verirler. Adolf uyanık, canlı ve yetenekli bir çocuktur. İlkokulu çok yüksek başarılarla bitirir. Öyle güvenlidir ki kendisine. Bakın işte, 1899 yılında ilkokulda çekilmiş olduğu fotoğrafta nasıl da güvenli.


Ancak daha sonra Linz kentinde başladığı ortaokulda aynı başarıyı sürdüremez Adolf. Karnesinin sosyal kimlik bölümündeki “gayret” bölümüne sürekli “gayretsiz” yazılmaya başlar. Disiplin, resim ve beden eğitimi dışındaki tüm dersleri ya orta ya da zayıftır. Bu gidiş, zaten ilgisiz olan aileden de destek bulamayınca küçük Adolf, okulu bırakır. (1905)
 Baba Alois'nın 1903 yılında bir meyhanede ölmüş olması ve annesinin onunla ilgilenememesi de bu bırakmada etkili olmuştur bence. Okulu bırakan Adolf kendi deyimiyle, hayatını “bütünüyle sanata adamak” istiyordur artık. Ressam olacaktır.

  

1906 yılına geldiğimizde Adolf 17 yaşındadır ve ilk kez imparatorluğun başkenti Viyana'ya gelmektedir. Viyana muhteşemdir. Viyana sanatın başkentidir. Viyana ... düşlerinin başkentidir. Operalar, tiyatrolar, resim atölyeleri, sanatçıları görebileceği kafeler... Viyana muhteşemdir. Adolf bir operaya gider Viyana'da. Sahnede ki eşsiz müzik Richard Wagner'in müziğidir. Çok etkilenir Wagner'den. İçinde kıpırdanan şeyin ne olduğunu düşünür. Bu heyecanlı yükselişler, bu hırçın, bu saldırgan duygular da nedir? Sonra sanki bir rüyadaymış gibi Viyana sokaklarını dolaşmaya başlar. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'nin resim bölümüne sınavla öğrenci alınacağına dair bir yazı ilişir gözüne. Yüreği, hedefini belirleyen Adolf'un kaburgalarına baskı yapacak kadar hızlı atmaya başlar. 15 gün kalmak üzere geldiği Viyana'dan büyük bir ressam olmak için Güzel Sanatlar Akademisi'ne girme düşleriyle döner Linz'e.
Linz artık ona dar gelmektedir. Zaten hasta olan annesinin bütün ısrarlarına rağmen 1907 yılında bir daha dönmemek üzere Linz'den ayrılır. Aynı yılın ekim ayında yapılacak olan akademi resim sınavına aday olarak adını yazdırır. Seçmelere katılacak ve büyük bir ressam olacaktır. O güne dek karaladığı yağlı boya, kara kalem, kömür çalışması, desen, manzara ve mimari çalışmaları ona güven vermektedir. Sınav günü gelip çatar. İlk günkü sınavda başarılı olur. 110 aday içinden ilk 33 kişiye girmeyi başarmıştır. Ertesi gün sınavın ikinci aşaması yapılacaktır. Çünkü sadece 10 öğrenci alınacaktır akademiye. Adolf heyecandan yerinde duramaz. Ertesi gün sınav yapılır ve sonuçlar ilan edilir. Adolf korka korka sonuç kağıtlarının asıldığı cama yaklaşır : “Resim sınavında başarısız olanlar ya da sınava alınmayanlar... Adolf Hitler, Braunau a.Inn, 20 Nisan 1889, Alman, Katolik, babası memur, eğitimini tamamlayamamış, resim sınavını geçmez.”

Gözlerine inanamaz Adolf. Hemen akademi müdürüyle görüşmeye gider. Müdür ona mimarlık öğrenimi almasını, çizgisinin sert olduğunu ve aynı zamanda resimlerinin, “... ressam olamayacağını açıkça ortaya koyduğunu” bildirir. Hitler yıkılmıştır. Ne yapacağını bilmez bir halde sokağa çıkar. Koltuğunun altına sıkıştırdığı resimleriyle boş boş dolaşır günlerce. Aynı dönemlerde, tam olarak 21 Aralık 1907'de annesinin öldüğünü öğrenir. Bir kez lanet yapıştı mı kurtulmak çok zordur artık. Yeminini bozup Linz'e döner. Annesini gömer ve bir an önce Viyana'ya atar kendini. Akademiyle kavgası bitmemiştir henüz.

Akademi ertesi yılın sonbaharında (Eylül 1908) yeni bir sınav açar. Hitler birinci sıradan kaydını yaptırıp, ön eleme için çalışmalarını teslim eder.Birkaç hafta sonra, sınava girme umuduyla akademiye gittiğinde, listenin yirmi dördüncü sırasında; “Çizimleri yetersiz bulunduğundan akademimizin resim sınavına aday olamaz. Kabul edilmemiştir.” yazısıyla karşılaşır. Her şey bitmiştir artık. Yalnız, çaresiz, annesinin evinin satılmasıyla eline geçen paranın da tükendiği bir halde, oturduğu Felber Caddesi'ne doğru yürür. Gazete ve sigara satan bir dükkana girer. Can sıkıntısını gidermek için bir dergi alır raftan. Derginin manşeti oldukça ilginçtir : “Sarışın mısınız? O zaman siz kültür yaratıcısı ve kültürün koruyucusunuz! Sarışın mısınız? O zaman tehlikedesiniz! Sarışın ve üstün insanların dergisini okuyunuz!” Bu dergide üstün Cermen ırkı erkeklerinin sarışın ve mavi gözlü kahramanlarının aşağılık, karışık ırktan kişilere karşı giriştikleri kanlı savaşlardan söz edilmektedir. 1907 yılında bu dergi amblem olarak kendisine gamalı hacı seçmiştir. Gamalı haç, üstün ırkın sembolik bayrağıdır artık. Dergiyi Jorg Lanz von Liebenfels adında biri çıkarmaktadır. Toplumda kendine yer bulamamış, düş kırıklarıyla her yeri kesilmiş Hitler için bu dergi, girmek istediği toplumun kapısı gibi görünür gözüne. Dergiyi takip etmeye başlar. Az zaman sonra da Viyana'nın içindeki, kendilerini tüm yürekleriyle Almanya'ya bağlamış olan insanlarla buluşur. Yüzyılın başlarında Viyana'da sosyal açıdan Almanya'ya kendilerini bağlı hissedenlerin öncülüğünü iki kişi sürdürmektedir. Politik önder Georg Ritter von Schönerer'ken, sanat alanındaki önder Richard Wagner'dir.


Hitler'in Viyana'daki yatak odasının duvarında, Schönerer'in Alman milliyetçiliğine dair sözleri asılıdır. Schönerer; Alman ırkının Yahudiler, Katolik Kilisesi, Slavlar, sosyalistler ve Avusturya – Macaristan monarşisi karşısında büyük bir tehlike içinde olduğuna inanmaktadır. Bunun için, özellikle ekonomide ve siyasette (tartışmasız) liderliği elinde tutan Yahudilere karşı özel yasalar çıkarılması gerektiğine savunur. Hatta Schönerer taraftarları köstekli saatlerinin içinde, Yahudi düşmanlığı akımını simgeleyen, dar ağacında sallanan bir Yahudi heykelciği taşımaktadır. Bu insanlar güçlendikçe işi iyice azıtmış; Viyana parlamentosunda bir Yahudi öldürene devlet kasasından ödül verilmesini bile teklif etmişlerdir.
  

Politik anlamda ırkçılığı kışkırtan Schönerer'in, “milliyetçi sosyalizm” fikri, imparatorluğun değişik yerlerinde çok sayıda taraftar buluyordu. Çok geçmeden Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'nun endüstri bölgelerinde, özellikle Trautenau'da Alman işçiler biraraya gelerek Alman İşçi Partisi (DAP)'ı kurarlar. Böylece kırsal alanlardan kentlere akın eden (özellikle Çekoslavak) işçilerin çok düşük ücretlerle çalışarak, kendilerine rakip olmalarını önlemeyi tasarlamışlardı. İşçi sınıfı gibi görünseler de, istekleri marksistlerin uluslar arası görüşlerine ters düşmekteydi. Parti programlarında kapitalizme, özgürlükçü devrimciliğe özlem dile getiriliyor; ancak Çeklere, Yahudilere ve diğer yabancılara bu hak tanınmıyordu. Hatta onlar için çok sert sözlerle nefret kışkırtılıyordu. Bu oluşum kısa bir süre sonra adını değiştirecek ve kendilerine “Nasyonal Sosyalistler” diyeceklerdi.


 Wagner. Hitler'in Wagner hayranlığı, belki de kendi yaşam öyküsüne yakın bir hayat yaşamış olan Wagner'le kader birliği içinde olduğunu düşünmesiydi. Öyle ya, Wagner'de büyük düş kırıkları yaşamış ancak vazgeçmediği için büyük bir besteci olmamış mıydı? Sonra her ikisinin de soy ağaçları bulanıktı, ikisi de okulla anlaşamamış, başarısız sayılmışlardı. Sonra ikisi de askerden kaçmamışlar mıydı? Hatta her ikisi de vejeteryandı ve en büyük ortak özellikleri de Yahudi düşmanlığıydı.
 Hitler'in Viyana'daki zor yaşantısı, onda bir direnç ve mücadele felsefesi oluşturmuştu. Ötede dünyayı kasıp kavuran Darwin felsefesini kendince yorumlamış ve; “ yaşam kavgası, güçlülerin hakkı” gibi görüşleri içinde bulunduğu düşmanlıkla eşlemişti kafasında. Bir yandan Yahudi düşmanlığı bir yandan sosyal Darwinizm ve Nasyonalizm Hitler'in kafasında bir araya geliyor ve kendi deyimiyle “hayatımın en güç, fakat en köklü okulu” Hitler için tamamlanıyordu.
 Daha sonraları Viyana'daki başarısızlıkları için bu kente derin bir nefret duysa da, Viyana Hitler'i Hitler yapan yerdir aslında. Bu kente duyduğu nefrette bile Wagner'i önder seçmişti. Öyle ya, Wagner'de Paris'te gençlik hayallerinin yıkılması üzerine bu kenti hayallerinde hep alevler içinde baştan başa yanıp kül olmuş bir halde düşünmemiş miydi? Hitler'de yıllar sonra 1944 yılının Aralık ayında, müttefik kuvvetler Viyana'daki Nazi birliklerine bombalar yağdırırken, generallerinin Viyana çevresine daha fazla uçaksavar yerleştirme isteklerini Hitler, “Viyana bombardıman nedir öğrensin” diyerek reddedecektir.

 24 Mayıs 1913'te Hitler Viyana'dan ayrılır ve Münih'e yerleşir. 24 yaşındadır. Bu ayrılışın nedeni askerlik çağına gelmiş olmasına karşın imparatorluk askeri olmak istemeyişidir. Yani Hitler, asker kaçağıdır.


Münih karmakarışık bir kenttir o günlerde. Bir yandan ekonomik durumun huzursuzluğa boğduğu küçük burjuva sınıfında Yahudi düşmanlığı ağır basarken, sol ve sosyalist görüşlerinde her türlü ideolojisine ve eylemine rastlamak mümkündü. Anarşistler, bohem yaşayan sanatçılar, ırkçılar, azınlıklar hep buradaydı. (Hatta ilginç bir ayrıntı vereyim Schwabing bölgesinin Siegfried Caddesi'nde komünist lider Lenin otururken, birkaç sokak uzaktaki, Schleisserheimer Caddesi 34 numarada terzi Popp'un kiracısı olarak yaşayan kişi Adolf Hitler'dir.)  


Hitler, askerlik için arandığını saklamak üzere Münih'te polise kaydını yaptırırken “vatansız” olduğunu bildirir. Ancak bu kaçaklık hali 18 Ocak 1914 gününe kadar sürer. O gün Hitler tutuklanır ve Avusturya konsolosluğuna teslim edilir. Mahkeme edilen asker kaçağı Hitler yazılı bir savunma yapar: “Bana gönderilen askere çağrı yazısında, ressam olduğum belirtilmiş. Bu ünvanı haklı olarak taşıdığım halde, yine de tam doğru sayılmaz. Gerçi serbest ressam olarak (*Elle posta kartlar çizip, para kazandığından söz ediyor) hayatımı kazandığım halde, bunu mali durumum çok kötü olduğu için (babam devlet memuruydu) daha fazla öğrenim görme olanağım bulunmaması nedeniyle yapıyorum. Çünkü kendimi mimar ve ressam olarak yetiştirmekteyim ... Askerliği ihmalime gelince; bu günler benim için zor günlerdi. Deneyimsizdim. İki yıl süreyle açlık, yoksulluk ve üzüntüden başka dostum olmadı. Gençlik sözünü bir gün olsun tanımadım. Bu gün aradan beş yıl geçtiği halde o günlerin anısı parmaklarımda, ellerimde ve ayaklarımdaki donma izlerinde kalmış durumdadır. Büyük yoksulluk içinde bile adımın şerefini korudum.”

 Bu, ajitasyon dolu savunmanın ardından 5 Şubat 1914 günü Hitler Salzburg'ta askeri mahkemeye çıkarılır. Sonuç? “Silahlı ya da yardımcı hizmet için uygun değil. Çok zayıf. Çürüğe ayrılmıştır.”

 Hitler sevinçten çıldırmış gibi derhal Münih'e döner. Münih'te karşılaştığı bir dostuna (Josef Greiner) söylediği söz onun hayattaki duruşunu çok iyi özetler: “Çürüğe ayırdılar beni. Evet bir mesleğim de yok. Resim çizerek geçimimi sağlıyorum. Ama bunların hiçbirinin önemi yok. Çünkü yakında nasıl olsa bir savaş patlayacak. Onun için önceden bir mesleğimin olup olmaması önemli değil. Zira, askerde bir genel müdür, bir köpek kırpıcısından daha önemli değildir.”



  

1 Ağustos 1914, savaş başlamıştır. O gün Hitler günlüğüne şöyle bir not düşer: “O saatler gençliğimin bütün üzüntü veren duygularını silip atmıştı. Büyük bir coşku içinde diz çöküp Tanrı'ya bütün kalbimle teşekkür ettiğim için bugün bile utanç duymuyorum.” ... Gariptir, Almanya'ya savaş sayesinde bahar gelmiştir sanki. Herkes sevinçten dans etmektedir sokaklarda. Herkesin ağzında o ünlü şarkı: “Deutchland Deutchland Über Alles” (Almanya Her Şeyin Üstünde). (*Bu şarkı ya da marş, 1848 yılında Hoffmann von Fallersleben adlı bir devrimci tarafından yazılmıştır.)

Hitler hemen iki gün sonra 3 Ağustos 1914 günü Bavyera Kralı'na bir dilekçe yazarak Avusturya vatandaşı olduğu halde bir Bavyera birliğine kabul edilmesini, Almanya ordusunda savaşmak istediğini bildirir. Cevap gecikmez. Ertesi gün gelen mektupta, (Hitler elleri titreyerek diye yazar günlüğüne bu anı) Hitler'in 16. Bavyera Piyade Alayı'na atandığı yazılıdır. Hitler onu dünyaya tanıtan asker üniformasını ilk kez 25 yaşında bu Bavyera Birliği'nde giyer.

Birliğin habercisi olan Adolf, iyi bir askerdir ama liderlik vasıfları olmayan içine kapanık biridir. İki yıl içinde birkaç madalya kazanacak cesaretli girişimleri olur. 1916'da Le Barqué çatışmasında bacağından yaralanır. Kaldırıldığı Berlin Beelitz sahra hastanesinde gördüğü durum içler acısıdır. Açlık ve kadercilik bir yandan sürerken, diğer yandan savaşı kazanç kapısı sayanlar ve açıktan açığa hırsızlık, vurgunculuk yapanlar Hitler'i bir kez daha düş kırıklığına uğratır. İyileşip Münih'e ikmal taburuna gittiğinde de durum farklı değildir. Eskiden bir süre yaşadığı Münih'i artık tanıyamamaktadır. Nefreti son boyutlarındadır ve şöyle yazar günlüğüne: “Halkı dejenere eden (bu) İbrani soyundan gelenleri zehirli gazla yok etmek gerek.”


1918 yazında zafer Almanya için çok yakın görünüyordu. Mart ayı başlarında Rusya'yı Brest-Litowsk Barış Anlaşması'na zorlamış, bir ay sonra da Bükreş'te imzalanan anlaşmada bir kez daha ağırlığını hissettirmişti. Almanya büyük bir güven duygusu içinde mart ayı başlarında top yekün bir saldırıya girişti. Hitler bu saldırılarda List Alayı'nda onbaşı olarak savaşıyordu ... Sonra aniden saldırı durakladı. Gerek teçhizat ve malzeme gerekse askeri kuvvet yönünden büyük bir ikmal sıkıntısı yaşanıyordu. Madalyonun bu yüzü Alman halkına gösterilmiyordu. 14 Ağustos 1918'de Alman ordusu Amiens'te çöktüğünde bile, bu halktan gizlenmişti. Luddendorff'un 29 Eylül 1918'de acele toplantıya çağrılan Alman generaller önünde yaptığı konuşmada Almanya'nın hemen ateşkes çağrısı yapması gerektiğine dair karar alındı. Tüm Alman halkı soğuk bir duşun altında şok yaşıyordu sanki. Üstüne 10 Kasım 1918'de Almanya'da cumhuriyetin ilan edildiği haberi milliyetçilere vurulan son darbe oldu. Bu şok gelecek günlerin bunalım ve ulusal kimlik sorunlarını da tetikleyecek ve 1933 seçimlerinde 106'da 106 milletvekiliyle Alman meclisine başbakan olacak Hitler'i yeni ve milliyetçi ideolojisiyle bir kahraman yapacaktı.

   



Hitler'in sanat yanını, gelişim ve oluşum evrelerini bunlardı. Hitler'in Nasyonal Sosyalizm ideolojisine otuz yaş civarında ulaşması biraz garip görünse de, içinde yenemediği Yahudi düşmanlığının nedenlerini bir çoğumuzun bilmediği / düşünmediği için bunları yazdım. Oysa ki kıyasladığımızda; otuz yaş civarında Napolyon birinci konsül olmuştu. Lenin politikasını ortaya koymuş ve bu yüzden sürülmüştü. Mussolini faşizmin simgelerinden kabul edilen “Avanti” gazetesinin baş yazarıydı.  
Son bölümde de Hitler'in ideolojik hikayesine kısaca değinip yazımı bitireyim.

  1919 Almanya'sı karmakarışıktır. Savaş yorgunu ve ulusal gururu kırık Almanların bir çoğunda milliyetçi bir lider beklentisi oluşmuştur. Bu yüzden bir çok dernek kuruluyor; bu dernekler suçladıkları azınlıklara, göçmenlere, komünistlere ama en çok Yahudilere diş biliyordu. O derneklerden biri olan “Thule Derneği” zengin ve milliyetçi 1500 kadar Alman iş adamının desteklediği bir dernekti. Dernek Alman İşçi Partisi'nin alt yapısı niteliğindeydi. Bunların “Müncher Beobachter” adında bir de gazeteleri vardı. Gazetenin tek söylemi, “Yahudilerin, Alman halkının safkan yapısını bozduğu, bu yüzden ulusal gururlarının kırıldığı” yolundaki propagandist yazılardı. Bu dernek 12 Eylül 1919'da yapacağı bir toplantıya Hitler'i de davet etmişti. Hitler toplantıya katılmış ancak kişisel eyleminin böyle zayıf bir dernekten çok, bir parti boyutunda karşılığını bulacağını düşünmüştü. Artık kafasının içindeki nefret şeytanı onu kemiriyor ve hiç istemediği halde politikaya giriyordu. Toplantıdan sadece iki gün sonra Hitler partinin (DAP) propaganda işlerinden sorumlu kişi olarak (555) numaralı üye sıfatıyla partiye kaydını yaptırır. Artık sanatı tabancasının üzerindeki desenlerde yaşayacaktır bir tek. İpler kopar. Hitler politikaya girer.


1 Nisan 1920 tarihinde ordudan tamamıyla ayrılan Hitler artık tarih sahnesine çıkmaya hazırdır. İlk işi Alman İşçi Partisi (DAP)'ın adını Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NSDAP) olarak değiştirmek olur. Partinin amblemi, Friedrich Krohn adında bir dişçi tarafından hazırlanır: ürküntü veren, kırmızı fonda, beyaz daire içinde siyah bir gamalı haç ... Selamlaşmayı da İtalyan faşistlerinden ithal eder Hitler. Bu büyük Roma imparatorluğunun selamlaşmasına çok benzer bir selamlaşmadır. Sağ kol dimdik ve gergin ileri uzatılır ve ağızda inanmış bir “Heil” sesi! Her şey tamamdır artık.

     

1921 Ağustos'unda “ Völkischer Beobachter” adlı gazeteyi de satın alan (NSDAP) milliyetçilerinin artık tek amaçları kalmıştır: Bir führer yaratmak ve o führerin ardında dünyayı titretmek. (İlk kez 1921 Ağustos'unda bu gazetede propaganda dahisi Hitler için “Führer” diye söz edilmiştir.) Ardından partinin savaş komandoları “Sturmabteilung” yani SA'lar (daha sonra SS adını alacak katiller) kurulur. Ve başarısız 1923 darbesi...  

   
 Hitler içeri atılır. Artık olan olmuştur. İçeri atılan Hitler hapisten bir kahraman olarak çıkar. Hapiste olgunlaştırıp yazdığı “ Mein Kampf” (Kavgam) yeni milliyetçiliğin kutsal kitabı olur. (1923) Ardından NSDAP Hitler Gençliği Örgütü, üstüne NSDAP Kadın Örgütü kurulur. 5 Mart 1933 Almanya seçimlerindeyse Hitler, başbakan seçilir. Artık tek hakim Hitler'dir.

     

Ötesini çoğumuz biliyoruz. 1 Eylül 1939'da sabah 04.45'te Polonya işgaliyle başlayıp, 1945'in 30 Mayıs'ında Berlin'e kızıl bayrak çekilerek biten 2. Dünya Savaşı tragedyası ... 38 milyon ölü.

     

Nazım Hikmet Ran'ın Çilesi!.. P1


18 Kasım 1949 tarihinde, Vatan gazetesinde, Nazım'ın avukatlarından Mehmet Ali Sebük'ün “Nazım Hikmet Davası” adıyla uzunca bir makalesi yayınlanır. Makale; on yıldan fazla zamandır içeride olan şairin haksızlığa uğradığı ve bu adli hatanın düzeltilmesine dairdir.
“Nazım Hikmet, Harp Okulu ve Donanma Komutanlığı askeri mahkemelerince ayrı ayrı yargılanmıştır. Her iki mahkemenin savcısı (da), kendisini, askeri isyana itmekle suçlamıştır. Yapılan duruşmalar sonunda, bu mahkemeler, savcıların kanılarına uyduklarından, Nazım Hikmet'i, toplam 28 yıl ağır cezaya çarptırmışlardır.”


Hoş bu cezanın fiili bir eyleme dayanmadığı, Nazım'ın düşüncelerine zincir vurmak için verildiği kamuoyu tarafından bilinse de... Sebük kanıtların peşine düşmüş; aslında ortada suça ait hiçbir şeyin olmadığını herkese ilan etmenin çabasına tutuşmuştu.
“Kanıt” diyordu avukat, “Kanıt, itiraf, tanıklık ve somut kanıtlar olmak üzere üç bölümde özetlenir.”… İtiraf yoktur. Nazım Hikmet, hazırlık, ilk ve son soruşturmada herhangi bir itirafta bulunmamış, aksine kendine yüklenen sözleri soruşturmanın her derecesinde inkar etmiştir. Olay, somut kanıtlardan da yoksun bulunmaktadır. Geriye tanıklık kalır. Tanık olmak; kriminolojide, gören ve işiten olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci sıraya girenler, olaya doğrudan doğruya tanık olanlardır. İkincilerin olaya tanıklığı dolaylıdır. Bunlar olayı görmediği ve doğrudan doğruya işitmedikleri halde başkalarından duyan kimselerdir.
Nazım Hikmet'in davalarında bu anlamda bir tanıklık da yoktur. O halde bu iki mahkeme neye dayanarak bu suçları var saymış ve 28 yıl ağır hapis cezası vermiştir? Bu mahkemeler, aynı olayda suçlu olarak sorguya çekilen ve aynı eylemden dolayı mahkum edilen birer askeri kişinin söylediklerine dayanmıştır. Harp Okulu Mahkemesi, bir askeri öğrencinin; Donanma Komutanlığı Mahkemesi de bir astsubayın, Nazım'a mal ederek söylediği bazı sözleri kanıt saymıştır.

Peki Nazım Hikmet'e mal edilen ve mahkemelerce kanıt olarak kullanılan bu sözler nelerdir? Önce Harp Okulu Mahkemesi'ne bir göz atalım. Mahkeme kararından şunları öğreniyoruz: 1937 yılında sol fikirlere( komünizme ) eğilimi olan Harp Okulu öğrencisi (5409 sicil numaralı Ömer Deniz'dir bu çocuk) , Nazım'la görüşme isteğine kapılıyor. Ve bir gün, Beyoğlu sinemalarının birinin lobisinde Nazım'la karşılaşıyor. Nazım'ı resimlerinden tanıdığını, onu dikkatle okuduğunu filan söyleyerek şaire yakın olmaya çabalıyor. Nazım bu genç Harbiyeliye yüz vermiyor ve uzak duruyor ondan. Fakat 3 Aralık 1937 gününe denk gelen Şeker Bayramı arifesinde, aynı çocuk okuldan kaçarak Nazım'ın Nişantaşı'ndaki evine gidiyor ve onu ziyaret ediyor.
Bu genç, ilk soruşturmadaki sözlerinde Nazım Hikmet'le bir saat kadar konuştuğunu ve kendisine bazı sorular sorduğunu bildiriyor. Nazım'ın da ona şu cevapları verdiğini öne sürüyor:

“Ülkemizde üniversite çevresi faşist unsurlarla dolu. Türkiye'ye en büyük tehlike faşizmden gelir. Siz gençsiniz. Başınızı şimdiden ateşe atmayın, yazık olur size..Siz ileride ordunun güçlü elemanları olacaksınız. Orduya girince köylü neferlere, önce Cumhuriyeti ve sonra komünistliği aşılayacaksınız. Türkiye'de doğrudan doğruya komünistlik olmaz. İlk zamanlarda bulacağınız fırsatlardan yararlanarak Almanya ve İtalya'nın Türkiye'ye düşman olduklarını ve Almanya'nın Balkanlar ve Anadolu üzerinden Basra Körfezi'ne inmek ve İtalyanların da güney sınırlarımızdan ülkemize faşizmi yaymak istediklerini anlatmalısınız.”

İşte Nazım Hikmet'in, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'ne düşmesine neden olan sözler bunlardır. Fakat Harbiyeli öğrenci Ömer Deniz, duruşmaya çıktığında bu söylediklerini inkar etmiş ve Nazım'ın kendisine böyle şeyler söylemediğini açıklamıştır. Buna rağmen mahkeme öğrencinin ilk soruşturmadaki sözlerini kanıt saymış ve Nazım'ı orduyu isyana itmekten dolayı 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırmıştır.

Bu noktada biraz duralım. Harp Okulu Mahkemesi'nin seyrinde dinlenen tanığın gülünç hikayesini size anlatmak isterim. 2002 yılında Nazım'ın 100. doğum yılı etkinliklerine “Nazım Aramızda” adlı bir gösteriyle katkı koymuştuk. Ben (Tövbe yarabbim, ne işim varsa orada) dört saatten fazla süren bu etkinlikte Nazım'ı anlatan / oynayan kişi olarak sahneye çıkmıştım. Nazım'ı iyi bilen insanları etkinliğe çağırarak, bir çeşit ukalalık da etmiştik. Çünkü bağımsız sahnesini kuran BTA'mızın ilk gösterisiydi bu . Sağlam durmalıydık. Öncelikle çocuklarıma ve benim gözümdeki ihtirastan parlayan yıldızların ışığına inananları ikna etmeliydim. Neyse uzatmayalım, vesselam sahneye (de) çıktım. (16 Mart 2002) İşte bu etkinlikte Nazım'ın mahkemeleri bölümünü anlatırken izleyenler epey bir kıkırdamıştı. Aynen alıntılıyorum:



“17 Ocak 1938. Harp Okulu olayı. Beş Harp Okulu öğrencisi dolaplarında Nazım'ın piyasada yasal olarak satılan kitapları bulundu diye tutuklanır. 5271 Abdülkadir (Meriçboyu) 5 yıl, 5409 Ömer Deniz 7 yıl, 5362 Orhan Alkaya 5 yıl, 5227 Necati Çelik 5 yıl, 5321 Mustafa Ergün 5 yıl…ve Nazım Hikmet 15 yıl… Mahkemede kimler yoktu ki? Ulus meydanında gazete satan bir sanık, Yakup Dalkılıç yargıçların önüne çağrılır. Niye? Sanık olarak dinlenecek. Nazım'ın kitaplarını satıyormuş ya! Bir ara yargıç, daktilo görevlisine seslenir; “ Satır başı ” ... Aynı anda Yakup Dalkılıç küttedenek düşüp bayılıyor. Apar topar ayıltıyorlar. “Ne oldu evladım?” Yakup Dalkılıç konuşamıyor, eliyle koluyla bir şeyler anlatmaya çabalıyor. Mahkemenin cingöz mübaşiri olayı anlıyor ve başlıyor bıyık altından gülmeye.

Heyet başkanı, yargıç şaşkın/ kızgın mübaşire bakıyor. Mübaşir; “Sayın yargıç, Yakup beyefendi daktiloya söylediğiniz satır başını ‘başına satır' anlamış da ” diyor. Salonda bir gülüşme… Nazım bile gülüyor. Sonra Yakup Dalkılıç beraat ediyor ama…bu anıyı, mahkemenin kalitesi ve tanıkların/sanıkların pozisyonunu belirtmek için anlattım.

Şakası bir yana; bu zırvalığın ortasında sinirden ne yapacağını bilmeyen Nazım, sürekli bıyığıyla oynuyor. Bunu gören yargıçlardan biri, bunu, Nazım'ın birilerine şifre verdiği şeklinde yorumlayıp şairi azarlıyor. Nazım da dayanamıyor ve “peki bıyığımla oynamam” diyor. “Ama siz de tespih çekmeyin. O da benim sinirimi bozuyor”…



Şimdi tekrar mahkeme öncesine, Nazım'ın Ömer Deniz'e dediklerine geri dönelim. (Bence) Nazım, dediklerinin Almanya ve İtalya bölümünü gerçekten söylemiş olabilir. Ya da Harbiyeli öğrenci, Nazım'ın 1935'te “İtalya'da Bir Habeş Delikanlısı” adıyla çıkan kitabını okumuş olabilir. Çünkü bu kitap dönemi içinde sadece ülkemizde değil, yurt dışında da epey gürültü koparmıştı. İtalyan faşisti Mussolini, büyükelçiliği aracılığıyla bu kitaptan haberdar olur ve dışişleri aracılığıyla Türk yetkililere bir haber yollar: “Aleyhimize görüşler içerdiğini öğrendiğim bu kitap basılmasın” . Neyse uzatmayalım, haber daldan dala Nazım'a kadar ulaştırılır. Nazım kibar adam: “Hay hay, yayınlamam” diyor. Sonra küçücük bir değişiklikle “Taranta Babu'ya Mektuplar” adıyla yayınlanır kitap.

İtalyan faşizmine ne kadar karşıysa, Alman faşizmine de o kadar karşıdır Nazım. 1 Mayıs 1936'daki Hitler'in o ünlü konuşması, Nazım'da derin bir kaygı yaratmış ve oturup “Alman Faşizmi ve Irkçılığı” adlı kitabı çevirmiştir.

Donanma Komutanlığı Mahkemesi'nde de durum farklı değildir. Sözde, bir deniz astsubayı (Hamdi Alevdaş) Nazım'la görüşürken Nazım'ın kendisine şunları söylemiş olduğunu ilk soruşturmada ileri sürüyor: “Bana, donanmadaki fakir askerlerin adresini gönder, onlara para yollayacağım…” Ancak bu astsubay ( Gedikli) yargıç önüne çıktığında, Nazım'ın kendisine böyle bir şey söylemediğini belirtiyor. Fakat mahkeme, ilk soruşturmadaki sözleri kanıt olarak kabul ediyor ve askeri isyana teşvik etmekten Nazım'a 20 yıl ceza veriyor.

Allem kalem, işte bu sözlere dayanarak Nazım toptan 28 yıl 4 ay hapis cezası alıyor. Bu arada son derece ilginçtir ki; bu hükmü vermiş olan askeri mahkemelerin beşer üyesinden dördü, hukuk öğrenimi görmemiş ve yargıçlık niteliği taşımayan, sıradan subaylardır.


Avukat Mehmet Ali Sebük 05 Aralık 1949 tarihli “Vatan” gazetesine yazdığı makalede;
“… Nazım Hikmet aleyhindeki iki mahkumiyet, birden fazla adam öldürmüş olanlara verilmesi gereken cezadan ağır bir durum göstermektedir. Gerçekten Nazım Hikmet, ayrı zamanlarda, azaltıcı nedenlere dayanarak iki adam öldürmüş olsaydı, ancak 20 yıl ağır hapis cezası giyecekti. Fakat, asri ceza evlerine gitmek hakkını kazanacağından yaklaşık olarak 12 yıl sonra salıverilecekti. Oysa ki 12 yıldır hapiste yatmaktadır ve daha 16 yıl daha yatması gerekmektedir.” diyordu.
Bir avukat olarak içi acıyan Sebük, bu hukuk ayıbını gözler önüne seren makalesini çok dramatik ve akıl karıştıran bir notla bitirir: “…ülkemizdeki hapishane yaşamının kötü koşullarına 28 yıl süreyle dayanabilmiş ve oradan günün birinde sağ ve salim kurtulabilmiş hiçbir babayiğite rastlamadım.”

Sebük, bir avukat ve insan olarak Nazım'ın çilesini gündeme taşıyadursun, Nazım'ın kanuna uygun olmayan bir cezayla hapislerde kıvrandığı yurt içinde ve yurt dışında kulaktan kulağa yayılıyordu. Bu konuda yayınlanan makaleler günden güne artıyor, ülkede ve dünyada bu konuda birçok toplantı organize ediliyordu. İşte bu kaynaşmanın ilk hava kabarcıkları yüzeye doğru çıkarken Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman , ‘Fikret ve Nazım Hikmet' başlıklı bir makale yayınladı: (19 Ağustos 1949)
“Son nesillerin yetiştirdiği en büyük Türk Şairlerinden, Türk dilini en iyi kullanan mahdut insanlardan biri; uzun yıllardır adli bakımdan da, milli bakımdan da haksız olarak zindanlarda süründürülüyor. Bu durumu, günün birinde tarih, bütün bir devir için bir leke diye kabul edecektir. Nazım Hikmet'in uğradığı haksızlığın sorumluluğu, hükmünü veren iki askeri mahkemeye, yalnız tek parti devrinde bunun emrini verenlere, yalnız elindeki dosyalarda haksızlığın bütün delilleri bulunduğu halde hareketsiz duran adliyemize, yalnız münevver nesle düşmüyor. 20 milyon Türk'ten her birinin bu sorumlulukta hissesi vardır. Ben bu sorumluluğun yirmi milyonda biri derecesinde bir payı bile taşımaya devam etmeye razı değilim. Haksızlığa karşı sesimi yükseltiyorum ve bunun artık akisler (yankı) bulacağını da umuyorum… Nazım Hikmet'e karşı devam eden haksızlık ve alakasızlık, tasavvura sığmaz bir şeydir. Kanuni bir cemiyet içinde böyle bir hale cevaz verilemez. Türk adliyesini bir vatandaş sıfatıyla vazifeye davet ediyorum. Büyük haksızlığın tamiri, yalnız Nazım Hikmet'e, yalnız Türk kültür ve edebiyatına karşı değil, tarihimize karşı da bir zarurettir.”
Yalman'ın bu makalesi Türk basınında ve dolayısıyla kamuoyunda büyük etkiler yaptı. Taraf olanlar ve karşı duranların makale savaşları bir anda yeni gündemi oluşturdu. (İleride Necip Fazıl Kısakürek'in bu mahkemeye karşı yazdığı acayip (!) bir karşı makaleyi sizinle paylaşacağım)
Ortalık kaynama noktasına doğru giderken, bazı hukukçular dosyalarda yaptıkları incelemelere dayanarak, Nazım'ın haksızlığa kurban gittiğini belirtmekten çekinmiyorlardı. Eski bir askeri hakim olan ve 1949 da avukatlık yapan Selami Helvacıoğlu yayınladığı bir makalesinde söyle diyordu: “…ne çare ki, vâki ve pek açık olan haksızlığın önüne, o günkü siyaset icabı geçilemedi...” (1 Eylül 1949- Vatan) Selami Helvacıoğlu, sözü geçen makalesinde, başından geçen bir olayı da açıklayarak Nazım'ın nasıl haksız yere mahkum edilmiş olduğunu açıklıyordu;

“…Benim de dahil olduğum bir askeri mahkemede, mahkeme edilen iki genç subayın suçsuz olmalarına bakılmayarak, zamanın komünist geçinen bazı kesaniyle tesadüfi surette temas etmelerinin suç sayılmasına kat'i surette itiraz etmek ihtiyacı duydum. Fakat benim ve savcı mevkiindeki hakimin muhalefetimize bakılmadı. Hukukçu olmayan azanın reyiyle, bu iki genç şiddetli suretle cezalandırıldı…Dosyayı ( Nazım'ın Dosyası) incelerken bu meseleyi hatırladım. Nazım Hikmet'in de cezalandırılması aynı mahiyeti taşıyordu. Kendisinin komünist olarak tanınmış olması ve askeri şahıslarla temas ve münasebete girişmiş bulunması, ortada suç teşkil eden ve cezaya mevzu olan bir fiil ve hareket olmadığı halde, kendisine bir (isyan tahrikçisi) damgası vurulmasına ve çok ağır, belki hayatıyla ödeyeceği bir cezanın verilmesine sebep olmuştur.”
Öte yandan Avrupa'da kurulan “Nazım Hikmet'i Kurtarma ve Eserlerini Yayma Komitesi” başkanı Tristan Tzara, dönemin başbakanına bir mektup gönderiyor ve Nazım'ın affını istiyordu.( 6 Kasım 1949 ).Mektubun özeti şöyledir:


“Söz hürriyetini, sanat büyüklüğünü ve insanlığın en esaslı haklarını söz konusu eden Nazım Hikmet olayının etkisi altında en ünlü Fransız entellektüelleri, bu büyük şairin kurtarılması için komitemiz tarafından düzenlenen dilekçemizi imzaladılar. Gönderildiği memleketlerde büyük bir etki uyandıran Nazım Hikmet'in eserlerini tanıtmayı kendilerine ikinci bir amaç bilen komitemiz, siyasi veya dini inançları ne olursa olsun, bütün dünya entelektüellerine müracaat etmiştir. Ve bu insani ve kültürel vazife için yardımlarını istemiştir… Geçen sürenin kısalığına rağmen, uluslararası birçok ünlü kişilerin imzaları dilekçemize eklenmiştir.


Avrupa basınında çıkan haberlerden öğrendiğimiz gibi… Nazım Hikmet'in haksız yere hapiste bulundurulması, başlıca görevlerinden biri insanın manevi özgürlüklerini savunma olan Unesco'yu (da) yakından ilgilendirir. (Bunun dışında) Roma'da toplanan ve 27 ulusun temsilcilerini bir araya getiren Barış Taraftarları Dünya Komitesi'nde, Nazım Hikmet'i Kurtarma Komitesi'ne katılmıştır. Türkiye'de ilgili makamların Nazım Hikmet'in hakkının tanınmasına ve bu büyük dehanın yalnız genç Türk edebi nesline değil, aynı zamanda uluslar arası kültüre iade edilmesini isteyen bütün dünya entelektüellerinin bu arzusuna ilgisiz kalmaları bize imkansız görünüyor… Saygılarımızla.”

Uluslararası Öğrenci Birliği de (16 ülkenin 3,5 milyon öğrencisini kapsayan bir gençlik örgütüydü bu) başbakana müracaat etmiş, “Nazım Hikmet'in derhal serbest bırakılması ve gayrı kanuni kararın değiştirilmesini” istemişti. Aynı örgüt 7 Kasım 1949 ‘da başbakana bir de telgraf göndermiş, bu kez 60 ülke öğrencilerinin Nazım'ın serbest bırakılmasını istemek için bütün dünya entelektüellerinin giriştiği harekete katıldığını bildirmişti.

Avrupa ve bütün dünya böylesine fokurdarken; Türk basınında gerici yazarlar, Nazım'ın affına karşı çıkıyor ve basında bu konuyu gündeme getiren Vatan'a ve Ahmet Emin Yalman'a ısrarla sataşıyorlardı.

Kadircan Kaflı diye biri; “Hapsedilen yalnız Nazım Hikmet midir?” diye soruyor ve Nazım'ın affı kampanyasında “özel bir neden” arıyordu:

“Nazım Hikmet, hele bir milli destan yazsın, Moskova komünizminin kızıl faşizm ve emperyalizm olduğunu haykırsın, vatan topraklarının, Türk milletinin hürriyet ve istiklaline göz diken bolşevik Rusya aleyhinde milli heyecanı belirten samimi şiirler yaratsın; o zaman bu millet, onu, hakikate dönmüş bir vatandaş sayabilir. Mahkumiyet meselesi ise, bizim (tartışmamızın) dışındadır ve herhalde derin (incelemeye dayanan) mahkeme kararı yanında, Ahmet Emin'in yalnız mahkumu dinleyerek verdiği hüküm fuzuli olur” ( 26 Ağustos 1949, Yeni Sabah Gazetesi)

Necip Fazıl da “Büyük Doğu”da, Yalman'ın “Fikret ve Nazım Hikmet” başlıklı yazısını “Üç Maskeli Tabiye” olarak nitelendiriyor ve şu iddiada bulunuyordu:

“…
1- Tevfik Fikret bir maskedir; Nazım Hikmet bahsini seyretmeye memurdur.
2- Nazım Hikmet bahsi bir maskedir. Moskof tipi olmayan (!) bir komünizmayı seyretmeye memurdur.
3- Moskof tipi olmayan (!) komünizma lafı bir maskedir; dünyanın hangi nehrinden alınırsa alınsa hep aynı içeriği verecek su gibi, düpedüz komünizmayı seyretmeye memurdur. ( Büyük Doğu, 26 Ağustos 1949)
Tasvir gazetesinde 7 Eylül 1949'da Alemdar imzasıyla çıkan bir yazıda ;
“…dış memleketlerde Türk düşmanlığı konusu incelenmiş, Türkiye'ye karşı kullanılan silahlar altı madde olarak sıralanmış, 3. maddesi Nazım Hikmet olarak belirlenmişti… aleyhimizde bulunan bütün solcu gazetelerde ikide bir hapishanelerimizde yatan şair Nazım Hikmet'in davasına temas ediliyor. Onun bir kurban, yani bir fikir için işkence çeken vaktiyle Brezilyalı Zako (?) ve Vanzetti gibi büyük komünist kahraman(lar)ın yerine koyuyorlar.(Sanırım yazar bu konuda bilgisiz biri olmalı. Sacco ile Vanzettti Brezilyalı değil İtalyandır. Ayrıca bu iki kurban komünist değil anarşisttirler.) Paris'te bir milyona yakın satan “Les Lettres Françaises” gazetesinde Çankırı ve Bursa hapishanelerinde Nazım'ın yazdığı son şiirlerin tercümeleri ; ve “Europe” , “Forces” , “L'enclume” , “Lavoro” gibi büyük mecmualarda da son eserlerinden bahsediliyor. Bu neşriyat, komünist basınından çıkıp bazı müstakil gazetelere de intikal etmiştir. Anlaşılıyor ki Nazım Hikmet davası, kominforma büyük bir sermaye teşkil etmektedir.”
Nazım'a yapılan saldırıların ardı arkası kesilmez. Dünya şaire nasıl sahip çıkıyorsa, gerici Türk basını da bir o kadar karalayan propaganda yapıyordu. Komünizmle Mücadele Cemiyeti Nazım'ın affı çalışmalarından ‘teessür duyduklarını' açıklayan bildiriler yayınlıyorlardı. (Tasvir, 7 Eylül 1949)
“Allah'a, millete, vatana koşanların dergisi” adıyla yayınlanan Serdengeçti dergisinin Ekim 1949'da yayınlanan 8. sayısında, “A.Emin Yalman'a Cevap” başlıklı bir yazı yayınlanır. İmza, Cemal Oğuz Öcal adında bir gericinindir. Öcal'ın yazısında Ahmet Emin Yalman'a seslenen bir dörtlük son derece ilginçtir:
“Nazım ile yan yana söylenir oldu adın,
Nerden geldi bu ilham, söyle, nedir maksadın?
Çok şeyler yazıp çizdin, solcuya, sola dair,
Bil ki bizden değildir artık o kızıl şair”


Ahmet Emin Yalman aynı günlerde Nazım Hikmet'le bir söyleşi yapıyor. 12 yıldır suçu olmadan hapis cezası çeken şairin görüş ufuklarını anlatıyor ve Nazım'ın “benim bütün günahım memleketimi ve milletimi çok, pek çok sevmekten ibarettir” dediğini açıklıyordu. Bu söyleşi 20 Eylül 1949'da hem Akşam gazetesi, hem de En Son Dakikası gazetesinde aynı anda basılıyordu. Ancak bu iyi niyetli söyleşi bile bazı gerici gazetelerce (Sabah Postası, Zaman gibi) Vatan gazetesinin tiraj yükseltme hünerbazlığı olarak yorumlanıyordu.
Aynı günlerde bu toz duman içine, Uluslararası Hukuk Bilginleri Cemiyeti de katılır. Bu komisyon Millet Meclisi başkanı Şükrü Saraçoğlu'na, Adalet Bakanı Fuat Sirmen'e, Savunma Bakanı Hüsnü Çakır'a birer mektup göndererek; Nazım'ın göğsünde anjin rahatsızlığı olduğunu ve cezasının geri kalan kısmının affedilmesini rica ederler. (7 Şubat 1950)

Nazım Hikmet'in hapisten kurtarılması için bütün dünya Türkiye'de ki ilgilileri en üst boyuttan dilekçe ve telgraf yağmuruna tutarken ilerici Türk gençleri de boş durmuyordu. 150 imzalı ve hepsi de genç olan bir öğrenci hareketi, cumhurbaşkanı İnönü'ye ve meclis başkanlığına aşağıdaki dilekçeyi sunuyordu:
“Büyük sanat ve düşünce adamı, insanlık ve halk dostu Nazım Hikmet 13 yıldan beri hürriyetinden mahrum tutulmakta ve hapishanede sıhhati günden güne çürütülmektedir. Bu gerçek idealistin bir an evvel serbest bırakılması için yapılan girişimlere karşı başvurulan oyalama politikası, gerek dünya gerekse Türkiye halk oylarında derin bir tepki ve üzüntü uyandırmıştır. Biz aşağıda imzası bulunan, Türkiye inkılapçı, demokrat yüksek okul ve üniversite gençleri, halkların gösterdiği tepki ve üzüntüye katılır, Nazım Hikmet'in serbest bırakılması için kanunların size verdiği yetkiye dayanarak, harekete geçmenizi saygıyla dileriz.”


Su öyle bulanmıştır ki, artık Türk basınında Nazım'ın taraf ya da karşısında olan bir yazı yazılmaksızın gün geçmiyordu. Bu af kampanyası, o tarihe kadar memleketimizde görülmemiş bir yüksekliğe erişmişti. Bu noktada, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat'ın çıkardığı Yaprak dergisinin yaptığı uyarı çok önemlidir.


“Adli bir hata yüzünden 13 yıldan beri hapiste yatan şair Nazım Hikmet'in son günlerdeki hali memleket aydınlarını heyecana düşürdü. İstanbul aydınları, Ankara aydınları, İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği ve başka topluluklar ayrı ayrı, cumhurbaşkanına, meclis başkanına ve başbakana başvurup, şairin serbest bırakılmasını istediler. Dilekçelerin altına imza eden şairler, ressamlar, musikişinaslar, profesörler, doçentler, gazeteciler arasında Çallı'dan Neyzen Tevfik'e, Refik Fersan'dan, Adnan Saygun'a, Nurullah Ataç'tan, Falih Rıfkı Atay'a kadar bütün yurt aydınlarının adı var. Bu davranışların sebebini Türk aydınlarının tarihimizde bir leke olarak kalacak bir işin sorumluluğuna ortak olmak istemeyişlerinde görüyoruz.” (Yaprak, 15 Nisan 1950)

Bu kızışma, yakın zamanda bir kapışmaya döneceğe benzer. “Başdan” dergisi 28 Aralık 1948'de Nazım'ın o muhteşem “Memleketim” adlı şiirini yayınladığında bile bu kadar tepki toplamayan haksızlık, artık yayından çıkmış, savaş bütün dünyayı sarmıştır. Hükümet bu baskılara karşı ezildikçe eziliyor; Türk siyasi tarihi çok ciddi bir sınavdan geçiyordu. Ne diyordu Kerim Sadi: “Nazım, yaşadığımız devrin en büyük şairlerinden biridir. Fuzuli'nin, Nedim'in ve Şeyh Galip'in önünde Mevlana, Şekspir ve Mayakovski'yle yan yana yürüyecek muazzam çapta bir sanat dehası … Taş ve betonla örülü bir milli hazine. Nazım Hikmet çelik memelerden içmiş bir dev yavrusudur. Namık Kemal onun yanında saçlı sakallı bir taş bebek ve ilhamını Fransız mektebinden alan Hamit, meyveleri kurumuş ihtiyar bir ağaç gibi kalır. Onun Mikelancelo gibi ızdırap içinde yarattığı şaheserler, edebiyat dünyasında yüzümüzü ağartacak, ve yarın bütün insanlık bu eşsiz sanat mahsülleri ile övünecektir.” (Başdan, 24 Ağustos 1948)

“Dört nala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kan içinde
Ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!”


Hükümet, yurt içindeki ve yurt dışındaki ilgi ve isteklerin etkisiyle Nazım Hikmet'i de kapsayan bir af kanunu çıkarmayı kararlaştırdı. 3 Mart 1950'de meclise sunulan af kanunu tasarısı yalnız siyasi suçları kapsıyordu.
Bu sırada Nazım Hikmet'in avukatlarından İrfan Emin Kösemihaloğlu Ankara'ya gitmiş, cumhurbaşkanını ziyaret etmiş ve Nazım'ın affını rica etmişti. İrfan Emin, “müvekkilimin artık hapishane hayatına tahammül edemediğini ve birkaç güne kadar açlık grevine başlayacağını bildirmiş ve Nazım Hikmet'in bu kararını yerine getirecek kadar azimli olduğunu ve hakkında bir af düşünülmediği taktirde, açlıktan öleceğini, bunun da memleket nam ve hesabına iyi bir reklam olmayacağını” sözlerine eklemiştir. (Ayrıntısına daha sonra gireceğiz)


Cumhurbaşkanı İnönü'de, İrfan Emin'e, adalet bakanına gitmesini bildirmişti. Adalet bakanını ziyaret eden Kösemihaloğlu'na bakan; “Nazım Hikmet'e selam söyleyin, kısa bir sürede işi halledeceğiz, müsterih olsun” demişti.
Bakanın dediği gibi af tasarısı çok kısa bir süre içinde adalet komisyonuna havale edilmiş, bakan, komisyona 100 kişilik bir liste sunmuş, bu aftan yararlanacak siyasi mahkumların kimler olacağını açıklamıştı. Bu listede Nazım'ında adı vardı. (8 Mart 1950, Gece Postası)


Buraya kadar pek sorun yok gibi …Ancak bu listede Nazım'ın adını gören bazı yazarlar bu affın şiddetle karşısında durmuş, köşelerini ateşe verecek şiddette yazılar yazmaya başlamışlardır.
Son Saat'te Zeria Karadeniz 10 Mart 1950'de “komünistleri affedip, Türk vatandaşlarını hapiste bırakmak, yalnız komünformu sevindirmek olur” diyerek, Nazım Hikmet'i Türk vatandaşı saymak istemiyordu. Ötede, “Vatandaşın Sesi”nde Ali Haydar Yeşilyurt; “Evet genel bir af lazımdır ve zaruridir.” diyor fakat arkasından şunları ekliyordu: “En küçük devlet memurundan, katiline kadar, (ırz düşmanları hariç) her türlü suçu affeden bir af kanunu istiyoruz. Bizim davamız budur. Yoksa Nazım Hikmet değil.”
Bu konuda Amber imzalı Pazar gazetesinin 6. sayısındaki sesleniş daha ürkütücüdür: “Nazım Hikmet'i affettiğimiz gün, Moskof savaşlarında can veren ecdadımızın ruhları, bizlere lanetler savuracaktır.”


İşte tam da bu civcivlenen günlerde meclis, af tasarısını komisyona iade etmiş; bu da affın gecikmesine yol açmıştı. Büyük bir ümitsizliğe kapılan Nazım, avukatı Mehmet Ali Sebük'le görüşerek 8 Nisan'a kadar mahkemesi tecdid edilmezse 8 Nisan'dan itibaren açlık grevine başlayacağını kesin bir dille ifade etmiş ve artık yaşamak ümidini kaybettiğini söyleyerek avukatının bütün teselli girişimlerini reddetmişti. (Yeni Sabah gazetesi, 29 Mart 1950'de bu haberi vermiştir)


Yılan hikayesine dönen af tasarısı en sonunda TBMM'de yeniden tartışılmaya başlanır. Nazım'ın affını istemeyenlerden Denizli milletvekili Hüsnü Akşit meclise bir önerge sunar. Bu önergeyle Askeri Ceza Kanunu'nun 94. maddesinden hüküm giyenlerin bu af kanununun dışında kalması isteniyordu. (Bu 94. madde gereği Nazım 28 yıl 4 ay ceza yemişti. Meclis bu maddeyi affın dışında bırakarak 13 yıldır hapishanede yatan, kalbinden ve karaciğerinden hasta Nazım'ın 15 yıl daha yatmasını kabullenmiş oluyordu.)
Ulaştırma Bakanı Tevfik İleri'de, Nazım'ın affedilmemesini isteyenlerden biri ve belki de en saldırganıydı. İyi bir konuşmacıydı.

“Görüyoruz ki bütün dünyada “ben komünistim” diyen insanlar belli bir merkezin emrine bağlanmış kimselerdir. Bunları fikir ve siyaset mahkumu olarak kabul etmeye imkan yoktur. Komünist ancak vatanına ihanet etmiş bir insandır… Nazım Hikmet daha dün hapishanede, “benim kalbimin bir yarısı Yunanistan'da her sabah kurşuna diziliyor, öbür yarısı Çin'de kurşuna diziliyor” dedi. Tahmin ederim ki, kalbinin geri kalan bir parçası da Kore'de kurşuna diziliyor. (*NATO'ya üye Türkiye aynı yıl yolunu izini bilmediğimiz Kore'ye asker göndermiştir, 1950)

Nazım Hikmet mutlak surette komünisttir. Kendisi dahi inkar etmemiştir. Cesur bir komünisttir, kahraman bir komünisttir, ama, komünisttir. Dahası var, Nazım Hikmet kupkuru bir Nazım Hikmet değildir. Avrupa'da, Asya'da, Amerika'da ve dünyanın neresinde bir komünist oluşum varsa, Nazım Hikmet için bayrak açmıştır. “Türk hükümetinden Nazım Hikmet'i alacağım” diyor. Biz saf ve temiz kalbimizle bu adamı dışarı çıkarttığımız gün, bütün komünist cihan, “Nazım Hikmet'i ellerinden aldık” diye övünecektir. Daha dün Çinliler radyolarında aynı beyannameyi çıkardılar.”
Tevfik İleri'nin bu konuşmasından sonra Nazım'ın affedilmemesini isteyenlerin verdiği önerge kabul edildi ve böylece Nazım af kanunu kapsamı dışında bırakıldı.

Şimdi biraz geriye dönüp Nazım'ın açlık grevinin fikirsel zeminini ve Nazım'a engel olmak için çırpınan avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu'nun cumhurbaşkanına yazdığı dilekçenin tam metnine bir göz atalım.

Nazım, artık tahammül edemediği cezayı protesto için açlık grevi yapmayı aklına koymuştu. Ancak avukatı İrfan Emin buna engel olmuş, Nazım'ı grevden caydırmıştı. Fakat Nazım, 15 Şubat'ta açlık grevine karar verince, Kadıköy Sulh Mahkemesi kararıyla Nazım Hikmet'in kanuni vasisi olan ve genel vekili bulunan avukat İrfan Emin, 9 Şubat 1950 günü şu dilekçeyi sunmuştu:

“(Özetle) Cumhurbaşkanımızın yüce katına,
Bursa Cezaevi'nde 14. mahkumiyet yılını doldurmakta olan bu vatan çocuğu aleyhine verilen hükümlerin gerekçeleri (lütfen) incelendiğinde görüleceği üzere “ordu ve donanma içinde” komünistlik fikirlerini yaymaya kalkışma” olarak kabul edilen mesele, “askeri isyana tahrik” şeklinde bir kanuni değişikliğe uğratılarak Ceza Kanunu'nun 94. maddesine uygun hale sokulmuştur. Askeri Ceza Kanunu'nun o tarihten bir yıl sonra yürürlüğe giren 3719 sayılı kanunla, 148. maddesiyse ancak o tarihten sonra bu gibi suçları cezalandırarak yeni hükümler koymuş bulunmaktadır; eğer dava sırasında bu kanun uygulamada olsaydı, hükmedilebilecek ceza, bir, en çok iki yılı geçmiş olmayacaktı…Resmi makamlarca şu adli hatanın düzeltilmesi için şimdiye kadar yapılan girişimlere hiçbir cevap alınamadığından dilekçenin sahibi, gün geçtikçe ölüme doğru sürüklenmektedir; adaletin er geç tecelli edeceği yolundaki ısrarlı telkinlerime rağmen – lehinde bir belirti olmadıkça – bu ayın 15. günü canına kıymayı tasarlayan kararını değiştirmeyi başaramadım … Bu samimi inandan kuvvet alan maruzatımın dikkate alınmasını, en büyüğümüzden, büyük bir minnetle rica ediyorum, yüce başkanımız.” (9 Şubat 1950, Kösemihaloğlu İrfan Emin)


Af tasarısının meclisi ikiye böldüğü, ancak muhaliflerin daha kuvvetli olduğu ve tüm bunların üstüne meclisin tatile girmesi, affın gecikmesini getirmiş; bu gecikme de zaten hasta olan Nazım'ın umudunu kırınca da, Nazım avukatı İrfan Emin'e açlık grevine yatacağına dair bir mektup yazıp, ölmeye yatmaya hazırlandığını bildirmiştir. Yani koskoca Nazım, basiretsiz bir hükümetin elinde ve tüm dünyanın gözü önünde açlık greviyle canına kıyacaktır.

 
©2009 Radical Brain | by TNB