Nazım Hikmet Ran'ın Çilesi!.. P4


… hep genç kalmış, hiç ihtiyarlamamış şairler vardır. Bunlar daha talihli şairlerdir. Ben kendi payıma işte bu talihli şairlerden sayarım kendimi ve biricik övündüğüm şey de budur: Genç kalmak, hep öyle hiç ihtiyarlamadan genç kalmak. Saçlarım ağardı, suratım sürülmüş toprağa döndü, karaciğerim sızlar, siyatiklerim sızlar, yüreğim sancılanır, fakat şiirimde hala on dokuz yaşındaki Nazım Hikmet’im. Ve mezara indiğim gün dahi on dokuz yaşım cesedimin başında durup “Afferin moruk, hep genç kaldın, hiç ihtiyarlamadın” diyebilecek… İhtiyarlamak kendinden başka kimseyi sevmemek demek. Kendinden başka kimseyi sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan bir ölüdür.”
(Memed’e Mektuplardan, 1949)

 

“Nazım’ın Çilesi” adıyla sürüyüp getirdiğimiz bu dizinin son ayağı olan “Veda”yı yazmadan şöyle çok genel bir hatırlatma yapmakta fayda var bence. Birinci yazımızda Nazım’ın davalarını ve basında, özellikle de Ahmet Emin Yalman’ın yazılarında başlatılan “adli hata” tartışmalarının ayrıntılarını incelemiştik. Çile 2’de açlık grevini; Çile 3’te Çiçek Palas olayları, meclis tartışmaları ve af kanununun nasıl sancılarla çıkarıldığını görmüştük. Çile 4 yazısı aslında gündemsiz bir yazı olsun istiyordum; ancak yine de “Kaçıştan Sonrası ve Ardından” başlıklarının içini doldurmaya çabaladığımı fark ettim. Yine de kenarda köşede unutulmuş bazı bilgi ve belgelerle destekleyerek, bu yazıda biraz da duygusal olmak istiyorum. Buyurun, oradan buradan giderek, Nazım ustaya veda edelim.


Nazım’ı Plekhanov şilebiyle Romanya’ya doğru giderken bırakmıştık. Devam edelim. Nazım önce Romanya’nın Köstence limanına, oradan da uçakla Moskova’ya gider (29 Haziran 1951). Vnukovski Havaalanı’nda onu Sovyet Yazarlar Birliği üyeleri karşılar. Nazım Hikmet havaalanına iner inmez, heyecan içinde şöyle bir konuşma yapar:
 Hayatımı, hürriyetimi, iyiye, güzele, barışa, daha güzel günlere karşı duyduğum aşkı bu büyük, (bu) muazzam şehre borçluyum.”
(Not: Nazım Moskova K.U.T.V Üniversitesi’nde okumuştur.)

29.06.1951 - Vnukovski Havaalanı
 Sonrası malum… Nazım’ın dışarıda el üstünde tutulduğu bu günlerde, ülke basını ve siyaseti veryansına başlarlar. Dönemin önemli gazetelerinden Zafer gazetesinde yazan Ahmet Muhip Dranas “Canı Cehenneme” diye bir yazı yayınlar. Bu yazı her ne kadar hakaret dolu bir yazıysa da, asıl hakareti Cumhuriyet gazetesinde görürüz.
Cumhuriyet, bu haberin devamına Nazım’ın bir fotoğrafını basmış ve altına da “millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” notunu eklemişti.

Basında Nazım’a yapılan böylesine adi saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Ama belki de bu yazıların en ilginci, Nazım’ın özgürlük savaşına tutuşmasındaki önemli etkenlerden biri olan gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın, Nazım’ın yurt dışına çıkışından sadece 16 gün sonra (03.07.1951’de) Vatan gazetesinde “Nazım Hikmet Moskova’da” başlığıyla yazdığı yazıdır. Yazıda neden Nazım’ın özgürlüğü için mücadele verdiğini anlatan Yalman, tarihe mal olacak bir sıfatı da ilk kez bu yazısında yazacaktır: “Nazım, vatan hainidir. Türk milletine ihanet etmiştir”.


Nazım ülke gündemine öylesine egemendir ki Tarsus gibi küçücük bir ilçede yayınlanan “Gülek” gazetesi bile onunla ilgili haber yapmıştır o günlerde. Kendisine halk şairi diyen Kamil Bozkurt isimli biri, 02.02.1952 tarihinde, Nazım’a hakaret etmek için çırpınan bir dille aşağıdaki dizeleri yazmıştır:

“Nazım Hikmet niçin kaçtın vatandan
Aslan yuvasından ayrıldın kafir
Rahman sandın ilham aldın şeytandan
Moskofla haşrolup kırıldın kafir
 
 Uzaktan uzağa atıyon gürzü
Kanın bozuk ondan yitirdin ırzı
Utanmaz hayasız, namussuz dürzü
Bir de Türküm diye kuruldun kafir
 
 Sağ sanma kendini her an ölüsün
Boşa ürüme, şişkin bağırsak yelisin
Irkın bozuk, bir orospu dölüsün
İşte bu sebepten yerildin kafir
 
 Kamil Bozkurt Türküm söylenir şanım
Vatan için hazırdır canım
Ey ib*e bu sözü söyleten kanım

       Ne sebepten böyle eğildin kafir”





Şiirinden seviyesini ölçebildiğimiz bu tür yayınlar öyle çoktu ki; sanki Nazım’a sövmek yurtseverlik ölçüsüymüş gibi bir hava pompalanıyordu basından. Nazım’ın kaçışından sadece altı gün sonra Yeni Sabah gazetesinde Kadircan Kaflı denen adam bakın neler yazıyordu:

“… içlerinde profesörlerin (yazarların), şimdi milletvekili olan bazı şahsiyetlerin de bulunduğu sözde münevverlerden bir gurup onun haksız mahkum edildiğinden bahsettiler; affı için çalıştılar… Halbuki diğer taraftan… Kızıl Rusya onun adına pul bastırıyor… Kızıl Rusya’nın kuklası olan Bulgaristan’da bir okula onun adı veriliyordu. Nazım Hikmet’in Yavuz zırhlısında muhakemesi yapılırken bir Moskof gazetesi; (*Gazetenin adı yok. Yayın tarihi, yazanın adı yok. Varın bilimselliğini kendiniz ölçün) onu “Türkiye’de davamızın bayrağını açmış bir adam” diye tasvir ediyor, yazısını şöyle bitiriyordu: “ihtilal onu kurtardığı zaman onu mahkum ettiren rejimin kellelerinden öyle bir terazi kuracaktır ki, bu kellelerin ağırlığı onun hapsedildiği geminin ağırlığından üstün gelecektir.”… O gemi yirmi üç milyon kilo (!) olduğuna göre en az on milyon Türkün başı kesilmek isteniyor(!) ve Nazım Hikmet bu korkunç intikamı görmek hülyasıyla vatanından kaçmış bulunuyor… Nazım Hikmet hür yaşayabilirdi, fakat köleliği seçti… Kendisini kızıl canavarın kollarına attı… Onda bir zerre hürriyet ruhu varsa bir gün hocaları Mayakofski ve Essenin gibi (*Mayakovsky ve Yesenin demekistiyor) intihar ettiğini yahut temizlendiğini (!) duyacağız. … Gitti; bu öyle bir gidiş ki dönmek mümkün değildir. Gitti ve yazık etti; “kendi düşen ağlamaz””
(Yeni Sabah, 24.06.1951)

 1952 - Çin
Yeni Sabah uluma gibi sesler çıkarırken, sözde “ağır” takılan gazeteler de gizliden gizliye kışkırtılmış milliyetçiliği destekler gibidirler.
 Basın Nazım’ı yerden yere vururken, siyasi cephe de boş durmamaktadır. Son derece ciddi bir problem kendi kendine ortadan kalkmıştır. Nazım artık ülkede olmadığından, bir daha böyle bir sorunu yaşamamak için bu işi kökünden halletme zamanı için iyi bir fırsat yakalanmıştır. Derken, çiçeği burnunda Demokrat Parti iktidarı apar topar bakanlar kurulunu toplar ve Nazım’ın ülkeden çıkışından sadece 37 gün sonra onu Türk vatandaşlığından atar.  



İmzalara şöyle bir baktığımızda; Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Adalet Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu ve diğerleri belki de siyasi tarihimizin en hızlı operasyonuyla, dünya şairimizin en gurur duyduğu şeyi, ‘Türklüğünü’ elinden alıverirler.  
Neden şöyle açıklanır: “Pasaportsuz olarak İstanbul’dan Romanya’ya kaçan ve oradan da Moskova’ya giderek havaalanında memleketi aleyhinde beyanatta bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında Türkiye’nin hükümet şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde geniş propaganda kampanyasına girişerek…” (Bu karar 15.08.1951 günü Resmi Gazete’de yayınlanır)

Nazım artık vatansızdır. Daha doğrusu “bütün dünyanın vatandaşıdır”. 1951’de Berlin Gençlik Festivali, sonra Viyana’daki Dünya Barış Kongresi, 1952’de Çin (Pekin)… derken … Nazım’ın yorgun kalbi tekleyiverir. Derhal Moskova’ya döner Nazım. Hayatını bu musibetten başka iki kez daha kurtaracak olan kadına teslim ederler Nazım’ı…. Doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova’ya… Galya Nazım’ı ilk görüşünü şöyle nitelemiştir: “16’sından 80’ine kadar bütün kadınlar gibi ben de ona ilk görüşte vuruldum.” Daha sonraları Galya (Galina) Nazım’ın özel doktoru ve eşi olarak, 7 yıl şairin yanından bir dakika bile ayrılmayacaktır. (Meraklısına not; Nazım’ın ünlü fotoğraflarından birçoğunda enine çizgili bir tişörtle çektirdiği fotoğraflar vardır. İşte o tişörtü Nazım’a Galina armağan etmiştir. Bir not daha; 7 yıl bütün kahrını çeken Galina’ya Nazım’ın bir dize şiiri yoktur. Ne tuhaf değil mi?)  

           


Neyse hastalıklar filan derken 27 Nisan 1953’te Barvikha Sanatoryumu’nda ünlü şiiri Vasiyet’i yazar Nazım. Artık ölüm kaygıları fazlasıyla artmıştır.

“Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün,
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni…”

(*Vasiyeti hala yerine getirilemedi.)

1955’te Hiroşima Dünya Barış Konferansı’na katılır Nazım. Atom bombasının atılışının 10. yıldönümünde bütün dillere aynı anda çevrilen ve bestelenen (Besteci; Peter Seeger) “Kız Çocuğu” şiiriyle dünya bir kez daha Nazım’a çevirir gözlerini.

“Kapıları çalan benim
Kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
Göze görünmez ölüler… 
 Hiroşima'da öleli
Oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
Büyümez ölü çocuklar.
   
Çalıyorum kapınızı
Teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler.”

Nazım bu ara yazdığı bir oyun yüzünden Sovyet yönetimiyle de boğaz boğaza gelir: “İvan İvanoviç Yaşadı mı?”…Bu oyun, Stalin’in çevresindekilerin pohpohlamasıyla nasıl bir diktatöre dönüştüğünü anlatıyordu. Oyun, bir kez daha, bu kez başka bir ülkede Nazım’ın “suyu bulandırmasıyla” şimşekleri üstüne çekmesine neden olur. Ve Nazım Sovyetlerde de yasaklanır. Zaten yorgun ve hasta olan Nazım iyiden iyiye çöker. Galina Nazım’ı kaptığı gibi Varna’ya, oradan Varşova’ya ve Prag’a götürür. Gezsin, açılsın, yazmaya ara vermek gibi bir kırıklığı gidersin ister. Ama Nazım’ın yazma kuşları susmuştur bir kere. Bu gezi her ne kadar Nazım’a moral verdiyse bile, Nazım’ın yeniden kalemi eline alması için 1955’in sonunda “Sevdalı Bulut”un filme alınması için, Nazım’dan yardım istemeye gelen bir genç kızın tarih sahnesine çıkması gerekmektedir: O kızın adı Vera Tulyakova’dır. Nazım 55 yaşında, Vera 23 yaşındadır ve Nazım’daki aşk, soğuk Moskova’yı tutuşturacak kadar ateşlidir:

Vera Tulyakova

1957 yılında Varna’dadır Nazım. Karşı kıyıda…



“Şu Varna deli etti beni,
divâne etti.
Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası,
Radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası,
rakı kadehte aslan sütü, anason,
uy anason kokusu!
Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...
A be islah be, islah be halim...
Şu Varna deli etti beni
divâne etti...”
(06 Haziran 1957)

Aklında memleketteki kadını Münevver, yüreğinde Vera, yanındaysa Galina vardır.

 
1957 yazında Moskova’da dostları, George Amado, Charles Dobziynski, Emi Siyu’yla Dünya Gençlik Festivali’nde; 1958’de Taşkent’te Asya Afrika Yazarlar Konferansı’nda, yine aynı yıl Prag’da Dünya Barış Toplantısı’ndadır. O günlerde Sovyet donanması bir gemisine Nazım Hikmet’in adını verir. Dünya büyük şairimizi böylesine yere göğe oturtamazken, onun aklı fikri memlekettedir.

 

“Bu atlar Avni’nin atları, Kuvayi Milliye atları  
Kara yamçı altında ak sağrı dolgun
Titrer burun kanatları…
Kuvayi Milliye gelecek yine
Bana Avni’nin atlarına binmek nasip olmasa gerek
Ama Memet binecek,
Gelecek düşmanla topuz topuza
Gülüm Kuvayi Milliye atları,
Gözüm, Kuvayi Milliye atları,
Memleketi, satanları bağlasınlar kuyruğumuza…”
(Avni’nin Atları, 1958, Çekoslavakya)

Tam da bu noktada biraz geriye dönelim. Dünya memleket diye diye inleyen Nazım’ı kurtarmak için az mı uğraşmıştı? Nazım’ı kurtarmak için az mı uğraşmıştı? Hemen kısacık kısacık hatırlayalım:
Fransa’da; Camus, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Levy, Jacques Prevert, Jean Rostand, Jules Supervielle ve diğerleri ne demişlerdi? “Nazım’ın ölmesi halinde, bizde çağdaş görevlerini yapmamış sanat adamları olarak tarih önünde suçlu tutuluruz.” Ardından da Nazım’ın şiirlerini Fransızcaya çevirip kent meydanlarında okumuşlardı. Ötede Tristan Tzara “Nazım Hikmet’i Kurtarma Komitesi”ne başkanlık eden Fransız bir şairdi.

İngiltere’de, özellikle Glasgow Üniversitesi öğrencileri “Conflict” adında bir dergi çıkarırken bu derginin 1950 Mayıs sayısını Nazım’a ayırmışlardı. Aynen şöyle yazmışlardı dergilerine (açlık greviyle ilgili olarak): “…bu cinayete izin verilmemelidir. Dergimizin bu sayısı bir protestodur…”

Polonya’da yazarlar birliği yayınladığı bildiride; “Türk hükümeti, hangi ulustan, hangi ırktan olursa olsun, hangi siyasi kanıyı taşırsa taşısın, büyük şairin savunulması konusunda bütünüyle birleşmiş olan milyonlarca insanın sesini duymazlıktan gelemez.” derken; Kıbrıs’tan yükselen ses daha tanıdıktır: “Merkezi Lefkoşe’de bulunan Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu, TBMM Başkanlığı’na bir mektupla başvurarak büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in uğradığı haksızlığın düzeltilmesini istemeyi bir insanlık borcu saymıştır… TBMM, Türkiye’de gerçekten bir demokrasi, Cumhuriyet yönetimi var olduğunu savunuyorsa hemen Nazım Hikmet’i serbest bırakmalıdır… İmza; Ahmet Sadi Erkurt (Genel Sekreter)”

Mısır’da yayınlanan felsefe ve siyaset dergisi “Tarik”(Yol), Nazım’ın serbestisi için yazılar yayınlarken; Irak siyasetinin kalbi sayılan “Savut El Ahali”(Halkın Sesi) ve “El Alem El Arabi”(Arap Dünyası) dergileri de çeşitli bildirilerle Nazım’ın kavgasını desteklemişlerdir.

 Arap dünyasından tek destek Mısır ve Irak’tan gelmemiştir. Suriye ve Lübnan da, Nazım’ın kurtulması için yayın organları “El Baas”(Kalkındırma) ve “Şark”ta yazılar yayınlamışlardır.  
Hadi Irak’tı, Suriye’ydi, Bulgaristan’dı komşumuz diyelim; ya Hindistan gibi dünyanın öbür ucundan gelen destekleri nasıl açıklayacağız? Tek açıklamamız olabilir; sanat sınır ve uzaklık tanımaz.
 Hindistan Yazarlar Derneği; “Türkiye’nin kahraman şairini serbest bırakın” diye başlayan notalarında özetle, “Türkiye, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir üyesidir. Ve her ferdin kişisel özgürlüğünü ve arzularını dile getirmeye hakkı olduğunu apaçık bir biçimde gösteren insan haklarına dair beyannameyi imzalamıştır. Türkiye hükümeti bu beyannameyi alaya almak, bundaki demokratik istekleri sadece sözde bırakmak istemiyorsa, Nazım Hikmet’i derhal serbest bırakmalıdır. Zira onun öldürülmesi dünya halkları tarafından bağışlanmayacaktır.” diyordu.

Nazım'ın evi...

 İsviçre’de, İskoçya’da, İtalya’da, Almanya’da, Romanya’da, Çin’de, İspanya’da, Portekiz’de ve hemen dünyanın her yerinde bu ve buna benzer tepkiler yağmur gibi yağmıştı yeni hükümete. Ama bu eylemlerden en önemlisi ve en anlamlısı bence Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan eylemlerdi. Amerikalı demokratlar; “Nazım bütün insanlığın şairidir. Onun zindandan kurtarılmasına yardım edin… Amerikan yazarları, Türk hükümetinin Nazım Hikmet’i serbest bırakmasını istiyor” yazılı dövizler taşıyan, şair, yazar ve işçilerden kurulu yüzlerce insan, New York’taki Rockefeller Plaza’daki Türk Konsolosluğu önünde eylem yapmışlardır. Konsolosluk memurlarına Nazım’ın yaşayıp yaşamadığı sorulmuş, memurlar haberdar olmadıklarını, bunun Amerikan hükümetinden sorulmasını söylemişlerdir. Bu konuda bazı olayların çıkması üzerine polis, konsolosluğu kordon altına almak gereğini duymuştur … “Masses and Mainstream” dergisinin yöneticisi Samuel Sille’nin yönetiminde pankartlar taşıyan büyük bir kafile New York’ta, Rockefeller Plaza’da bulunan Türk Konsolosluğu önünde gösteriler yapmışlardır. Bunlar arasında tanınmış yazarlardan Howard Fast, Hebert Aptheker ve Eve Miriams da bulunuyordu.

 Halkın şarkıcısı Paul Robeson, büyük şairin hayatını kurtarmak için derhal eyleme geçilmesini istiyor ve gazetelere şöyle bir demeç veriyordu:
 “Türk halkının büyük bir şairi, içinde 13 uzun yıl geçirdiği hapishanede ölüyor… Bizler, Amerikalılar, Türk hükümetini, onu serbest bırakmaya zorlamak için elimizden gelen her şeyi yapmak mecburiyetindeyiz… Yazarlarımız, sanatçılarımız ve halkın hizmetindeki Amerikan kültürünü sevenler, protesto olarak seslerini yükseltmelidirler. O, bizi işitecektir. Sesini boğmak isteyenler de bizi işitecekler. Derhal eyleme geçersek, bu büyük halk şairini Türkiye, Amerika ve bütün dünya işçi sınıfına iade etmek elimizdedir.”

 

Robeson haksız değildi. Nazım bu sesi duymuş ve üstüne bakın nasıl bir şiirle cevap vermiştir:

 “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
İnci dişli zenci kardeşim
Kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize
Korkuyorlar Robson, şafaktan korkuyorlar
Görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan
Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar
Sevmekten korkuyorlar bizim Ferhat gibi sevmekten
(Sizin de bir Ferhat’ınız vardır elbet Robson, adı ne?)
Tohumdan ve topraktan korkuyorlar
Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyolar
Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizden korkuyorlar…”

 Güneşi İçenlerin Türküsü 1928


Nazım’ın bu duygusal şiirine karşılık Amerikalı şair Joseph North’un şu ünlü dizeleri gelir:

 “…
neden uzakta, bir Anadolu hastanesinde yatan
bir tanecik insanın
yaşayıp yaşamadığını söylemiyorlar?
Yoksa bir tanecik insanın
Rockfeller Center’in kulelerinden
daha büyük olmasından mı korkuyorlar?
Yoksa kardeşim, türkülerinden
türkülerinin bu kuleleri yıkmasından mı korkuyorlar?”

Bu serinin belki de en duygusal bölümü olan, Nazım için yazılan şiirlere geldi sıra… Bir seçki olacak olan Nazım’a şiirler bölümünde birçok yerde karşınıza çıkmayacak şiirleri seçmeye özen gösterdim.

 
Dobzynski ile...

Seçkiye çevirmeni Charles Dobzynski’nin şiiriyle başlayalım.

Dostum Nazım Hikmet’e
 Dostumdur Nazım Hikmet benim
… ortaklaşa dostumuz.
Derinlere inen madencinin dostu
yüreğini asrın gabya direğine çekmiş
Tahmil-tahliye işçisinin dostu.
Ve dostum grev yapıyorsa denizler yüzünde
Ölüm kımıldadığı için ve senin içindir
Sen bilirsin ki çünkü her şey değişmektedir.
Dünkü kurşunlar yarın altın olacak
Nazım Hikmet senin için düşünülmüştür
Silahça ve şarkıca insanların zaferi
Kimsecikler hür değildir
Nazım Hikmet’in gözleri böyle lehimli durdukça                                                                                 Demoklesin Kılıcı - 1959
Sesi bir çukurdan bir inci gibi çıktıkça…
Nazım Hikmet bize döner bir gün elbet
Aramızda türküler söyler, hür
Yasaları aydınlatır bizleri
İnsanların cümlesine şeref veren
Bir dost, bir şair, bir adam.”

Dobzynski böyle seslenirken, “Makronissos” takma adıyla yazan Melenas Loudemis, Nazım’a “ölüm yoldaşım” diye sesleniyordu:

Hasta Şaire
 Geceydi yaralarımızı sardığımız saat
Geceydi sesinle içimiz ezik
Durduk kulak kesildik dinledik
İstanbul zindanından gelen sesini
Nazım, Nazım ölüm yoldaşım
İçimde bir duygu var bu gece,
Sanki sağ elimi bağlıyor kelepçe
Mektubun dün geldi
Kalesinden kurtulmuş bir kuş gibi
Bir el gibi dalgalardan uzanmış
Kelime kelime okuduk ve titredik
Şöyle bir yemin ettik
Dedik ki o namus fedaisi olsun kampımızın
Vatandaşımız olsun
Şu kadarını bil ki Nazım, beşikte bebeler ağladı
Ana babalarının düştüğü çileli aşka
Oysa ki bir bebe ne düşünür
Kendi cancağızından başka.
Mum sönmek üzere
Kendi halinde ağlıyor oda.
Kusura bakma arkadaş gardiyan geliyor
Söndü taşa diktiğim mum
Şahlan hayat
Bekliyorum.”



Gilbert Ancian da Nazım’ın öfkesinin haksız yere 12 yıl yatırıldığı bir hapis odasında nasıl tutuştuğunu şiir olarak söylemiştir.


Ustam Nazım Hikmet
Bir odanın birinde hayallenir
Ezbere bir şiir söylersin asla hor görülmez
Parmakların arasında bir de sigara
Zira ustam bir okumuş, bir efendi
Hep pırlanta şairler olsun ister yöresinde
-Hayallenir seyrek çıtırdıları kocaman kafesinin-
Eninde sonunda on iki yıl
Böylece kanına girecek Nazım’ın
Zindanın ufacık ateşinde.”


Heykel - Erik Varnas - 1958 - Litvanya

Bunca coşkulu şiirin arasından seçki yapmak ne kadar da zormuş. Ancak yine de Nazım’ın neden bu kadar sevildiğini en iyi anlatan şiirlerden biri olan Rus şair Lev Oşanin’in dizeleri bir başka etkileyici…

“…
Seni seviyoruz yoldaş Nazım   
Şiirlerindeki gerçekler için,
Yüreğin titremediği için
Düşmanlarının tuzağına düştüğünde.
Hapisane duvarının gölgesi
bir saat olsun
güneşi ve yarınları karatmadığı için
gözlerinden.
Şiirlerinde dosdoğru, dik başlı olduğun
ve gereksiz sözlere katlanmadığın için.
Moskova’ya gelir gelmez
Kemerini sıkıştıran bir asker gibi
üniversiteye koştuğun için
hemen ertesi gün...”



Nazım’ın Moskova’ya inişi, ülkede çok büyük bir etki yapmıştı. Okullar, basın ve iletişim araçlarının tümü Nazım’dan söz ediyor, onu ağırlamak için ciddi bir yarış havasına giriyordu. Nazım’ın 50. doğum gününü de bahane eden “yoldaşlar” onu yücelttikçe yüceltiyordu.

İşte bu etkinliklerden birince Raboçaya Molodyoj (İşçi Gençlik) okulunun onuncu sınıf öğrencisi Rauf Serajetdinov’un yazdığı “Aziz Nazım Hikmet” adlı şiir oldukça ilginçtir.


“Selam sana ey barış savaşçısı
Türk halkının şairi
Özgürlük türküsü söylüyor lirin telleri
Ellerinde Nazım Hikmet
Acımasız düşman demir parmaklık ardında seni
Öldürmek istiyordu; ama sen cevap olarak
Çelik kadar sert ve başın yukarıda,
Bir komünist gibi davrandın Nazım Hikmet.
Sen her şeyi biliyorsun, yokluğu da açlığı da,
Çok işkence, çok acı çektin.
Burada, bizimle birlikte sen de gençsin.
Dostumuz, kardeşimiz Nazım Hikmet
Sesin düşmanlar için gök gürültüsüdür
Çok yaşa,
Barış savaşçısı, esenlik savaşçısı
Gözbebeğimiz Nazım Hikmet”

Nazım’ın çocuklarla arası her zaman iyiydi. Örneğin Moskova Gorki Akademik Sanat Tiyatrosu (MHAT) öğrencileriyle buluştuğu 10 Mart 1956 günü, onun için yazdıkları şiiri dinlerken Nazım’ın gözlerine yaş yürümüştü:






“…
Aynı safta
Seninle Hikmet
Yürüyoruz şafağına
Gelecek yılların

Bir savaşçının ateşiyle
Yanıyor şiirin
Yüreklerimizde
çınlıyor Hikmet”






Ötede Nazım’ın hiç tanımadığı ama Nazım tarihine “Tayfa Filippov” diye geçen, genç bir Rus’un, Polyarnoye kentinden postaladığı bir mektuptan çıkan şiiri de son derece duygusaldır.
“Gazeteden öğrendim ki Moskova’dasın
başkentimde, başkentimizde
öğrendim ki, yeniden başının üstünde pırıltısı
Kremlin kulelerindeki yakut yıldızların.
Senin türkünle tırmanacağız doruğa,
Kuracağız *(güzel günleri) bu türküyü dinlerken
İzin ver de öpeyim seni, bir oğul gibi
Kahraman babasıyla övünç duyan.”

Filippov kimdi bilinmez ama, ortak imzanın içindeki bir Nazım hayranının sözleri bugün bile ona duyulan saygının büyüklüğünü göstermeye yetiyor. Ona “Türk Puşkin’i” diye seslenen Sovyet askerlerinin şiiri de ilginçtir.

“…
Karanlık ve kederli zindanlarında
öldüremediler halk düşmanları
ateşli ruhunu Nazım’ın
Sevinçliyiz yaşamanızdan
Ey “Türk Puşkin’i”! Siz çok yaşayın!”

Şimdi biraz daha ünlü şairlerden seçtiklerimi okuyalım. Diyordu ki minicik bir şiirinde Pablo Neruda;

 Pablo Neruda'yla... 1952


“Bir başka güler Nazım,
kimseninkine benzemez gülüşü;
Apaydınlıktır.
Aydır içinde gülen,
Yıldızdır,
Şaraptır,
Ölümsüz dünyamızdır”

“Güz Çiçeklerinden Nazım’a Çelenk” şiirindeyse daha duygusal seslenir Şilili şair.


“Niçin öldün Nazım?
Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
Onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
Acıyla sevinç dolu,
Gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?
Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altına benzeyen yüzüne hasret
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren,
kanıma güç veren dostluğundan yoksun.
Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir güneş vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.
Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan
senin halk zekanı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.”
(Çeviri: Ataol Behramoğlu)


En az Neruda’nın şiiri kadar duygulu bir şiir de, Yevgeni Yevtuşenko’dan gelmiştir.

Nazım’ın Yüreği
Usanınca gerçeklerin yalanından
kaygan, yüzsüz baskıdan,
Tunç Nazım’ı anımsarım
ve sesini
biraz hançerimsi:
‘Merhaba kardaşım…
Ne o, neden yüzün asık öyle
Boşver!
Yoksa şiir mi takıldı bir yerde?
Gel, birlikte bitirelim.
Paran mı yok?
Bakarız bir çaresine, dert değil.
Kız mı?
Aldırma bulunur…’
Oysa asıl kendisinde var bir şey,
içini kemiren,
yüz çizgilerinden dehşetle akan:
‘Hepsi iyi de,
şu yürek ağrısı…
Adam sen de
Ağrıyadursun, yaşıyoruz ya…’
Kimisi için şiir bir roldür
Kimisine bir dükkan, kazançtır.
Onun içinse ağrıdır şiir,
rol değil.
Nazım’ın yüreği de ağrıdı durdu işte.
Üzerine titreyen doktoru bir gün,
hani pek de güvenmeyerek,
uyarmıştı beni:
‘Bakın’ demişti,
‘Keskin konulardan kaçının ki
ağrımasın Nazım’ın yüreği…’
Hey gidi doktor…
Hastanız gitti.
Yaramadı çabalarınız.
Yüreğiyse onun
gizli gizli çarparak
sürdürdü ağrısını
ölümünden sonra da.
İçindeki acı için ağrıyor,
Türkler için, Ruslar için ağrıyor
Kendisi gibi maphusta özgür olanlar için
Özgürlükte maphus gibiler için
ağrıyor.
Hapishane acılarıyla yanan o yürek
-ölümden sonra bile-
dinlemiyor doktorları,
korkak olduğumuz zaman ağrıyor.
Neme gerek dersek ağrıyor.
Onun gibi açık yürekle:
‘Merhaba kardaşım’ diyemezsek ağrıyor…
Varsın ağrısın
hepsi için yüreklerimiz
tek ağrımasın Nazım’ın yüreği.”
(Çeviren; Ziya Yamaç)


Nazım’a şiir yazanlar sadece yabancılar değildi elbette 1947’de “Bir Şey” şiirinde Cahit Sıtkı ne diyordu:

“…
Bir şey daha var, yürekler acısı
Utandırır insanı, düşündürür,
Öylesine başka bir kalp ağrısı,
Alır beni ta Bursa’ya götürür.
Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş,
Otur demiş, oracıkta oturmuş.
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş.
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.
Benerci, Jokond, Varan 3, Bedrettin,
Hay kahpe felek, ne oyunlar ettin?
En yavuz evladı bu memleketin
Nazım ağabey hapislerde çürür.”


Cahit Sıtkı’nın şiirinin Nazım’da nasıl bir etki yaptığını bilmiyoruz ama, Orhan Kemal’in (Raşit Kemali) “…onun ağladığına şahit olduğum şiir” dediği şiiri şöyleydi:

“Sen
‘Prometenin çığlıklarını
kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran’ adam,
sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni.
26 Eylül 943
seni yapyalnız bırakıp hapishanede
bir üçüncü mevki kompartımanında pupayelken
koşacağım memlekete.
Tren
bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek,
gözü yaşlı bir genç kadın,
beş senenin ardından,
kocasını getirecek.
O dem –ki boş verip istasyon halkına-
yanaklarından öperken sevgilimi,
sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın,
içimden bana.
O dem –ki yürekten her şey atılacak-
ekmek,
kin,
hasret
fakat Nazım Hikmet,
sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen
aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını,
batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın
arkadaşını!
Günler geçecek,
ekmek
derdi çökecek omuzlarıma.
Fabrika.
Makinalar…
Tezgahım!
Sana şeker kamışı, portakal yollayacağım.
Karım yün çorap örecek,
her hafta mektup yazacağız.
-Askere almazlarsa eğer-
unutabilir miyim seni?
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini,
ve radyoda Şark Cephesinden haber beklediğimiz
müthiş anların küfrünü!
-Radyonun yanındaki duvara
kurşun kalemle
abus insan yüzleri çizmiştin-
Unutabilir miyim seni?
Hala beton malta boylarında duyuyorum
takunyalarının sesini!
Unutabilir miyim seni hiç?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeği senden öğrendim,
hikaye, şiiri yazmayı
ve erkekçe kavga etmeyi senden!”
















Özdemir İnce’nin de “Ozan” adıyla yazdığı bir şiir var ki, son derece etkileyicidir:

“…
Kara gözlü karıncaların dostu
trenlerin uçakların vapurların eksilmez yolcusu
on dokuzunda delikanlı
altmışında delikanlı
usanmaz ve uslanmaz sevdalı
belki Paris'tesin St. Michael Rıhtımı'nda
hava güneşli ve sancımıyor yüreğin
sen memleketten uzak
hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek
bir güvercin gibi geçer İstanbul
mavi gözlerinin içinden
Sarayburnu Kadıköy Gülhane Parkı
bir acı sözünle geçer
mavi kederli gözlerinin içinden
belki uçarsın karlı Ukrayna ovalarını
aklında Tuz Gölü Konya Ovası
aklında ülken sekiz bin metre yukarlarda
Lejyonerler Köprüsü'ndesin belki Prag'da
Vıltava suyunun köpüklerinde gözün
ama aklın İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda
Bursa'da Çankırı'da Diyarbakır'da
yaşarsın en belalısını sanatların
yaşlı yorgun ülkenden uzak
ekmeğini kendi öz kanına banarak
kederli bir ırmak gibi çoğalarak
kendi sıcak dost masmavi denizlerinden uzak
yaşarsın en kanlısını sanatların

Sen memleketten uzak gurbet işçisi
hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
senden öğrendim umudun söz dizimini
senden öğrendim inancın tatlı dilini
sen on dokuzunda sevdalı ve delikanlı
sen altmışında sevdalı ve delikanlı
sen memleketten uzak gurbet işçisi
hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
Ustam benim! Hasretlerin, ayrılıkların ozanı!”

 Kemal Özer’in de “3 Haziran 1973” adını verdiği şiir, Özdemir İnce’nin şiirinden farklı şeyler anlatmıyordu aslında:

“…
verimli bir şafak dölüdür Nazım’ın şiiri
inmiş yeryüzü tarlasına insan dilinden
eğitir bilinç ocağında kiminin yüreğini
kiminin ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına.”

Gülten Akın, belki de kadın duyarlılığını öne çıkararak Nazım’a duyduğu sevgiyi “Nazım Nazım” şiirinde bakın nasıl dillendiriyor:




"…

Ülkende şiirlerin dolanıyor
Kavgan içten içe sürüp dayanıyor
Uzak mezarında bir kırmızı karanfil
Ne denli tutsam kendimi
Usul usul bir yerlerim kanıyor
Sonsuz gurbetçim, koca şairim
Nazım Nazım
Suç çağında suçsuzluğa katlananları
Ben şairim, nasıl bağışlarım
Gül değse incinen bu yürek
Yandı başka bir biçimde
Nazım Nazım
…”

Nazım için yazılan şiirlerden hiç kuşkusuz en çarpıcılarından biri Bedri Rahmi’nin yazdığı “Zindanı Taştan Oyarlar” adlı şiiridir.


“…
Ne bir haram yedin, ne bir cana kıydın
Ekmek kadar temiz, su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor
Döşek melul mahzun, yastık batıyor

Mezar arasında harman olur mu
On üç yıl hapiste derman kalır mı
Azrail aç susuz canın alır mı
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor
Döşek melul mahzun yastık batıyor.

Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

Dilimde dilimi bulduğum, gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan aslan ustam yiğidim dayan
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkarlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler.

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin
…”




Elbette ki daha bir çok şair ya da sanat adamının Nazım için yazdığı binlerce dize vardır. Sınırları olan bu makalecik de ancak bu kadarına yer verebildim. Daha fazlası için yazımın sonunda vereceğim kaynaklara bir göz atılırsa, sanırım bu konuda doyurucu bir sonuca ulaşabilirsiniz. Şimdi gündemin yönünü ilginç bir yurtseverlik anektoduna çevirip, yavaş yavaş yazımızın sonuna doğru ilerleyelim.

 
Şubat 1962 - Kahire
1962 yılının Şubat ayında Nazım Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan Asya-Afrika Yazarlar Birliği Kongresi’ne katılır. Bu kongrede, artık ünü dünya çapına ulaşmış Nazım’ın kongre başkanı olmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Hatta Nazım kongreye gitmeden 10 gün önce şu ünlü şiiri kaleme almıştır:

“Kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım.
Bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım.
Ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
sizin ordakiler gibi tıpkı…
Benim orda aslanın ağzındadır ekmek
Ejderler yatar başında çeşmelerin,
Ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
sizin ordaki gibi tıpkı…
…”


Neyse, biz anlatmaya devam edelim. Toplantı, iki yıl önce Sovyet kimliği verilerek vatandaşlığa kabul edilen Nazım’ın Türklüğü üzerine, Çin delegesinin bir polemiğidir. Şöyle gelişir olay.

Az sonra kongre başkanı seçilecektir. Herkesin gözü Nazım’dadır. Ancak tam da bu sırada Çin delegesi kürsünün önüne çıkarak, yüksek sesle tüm delegelere seslenir: “Sizlerden bir ricam var… Burada bulunan bir yazarın oy hakkını iptal etmenizi istiyorum. O yazar Nazım Hikmet’tir. Kendisi Türk’tür. Ama Türkiye’yi temsil edemez. Çünkü onun Türk pasaportu yok.

 
Ortalığa buz yağar sanki. Herkes Nazım’ın ne yapacağını merakla beklerken, Nazım usulca söz isteyip kürsüye doğru yürür. Çıt çıkmamaktadır salondan. Nazım’ın yüzünde bir santim gerilim yoktur. Birden konuşmaya başlar: “Ben Nazım Hikmet’im ve bence Türkiye’mi temsil etme hakkım var benim. Çünkü halkının dilinde yazan bir şair, kendi ülkesini temsil edebilir. Şunu açıkça söylemek isterim ki, şu an Türkiye’de benim üzerime bir şair yok. Bence siz oy hakkımı iptal etmeyeceksiniz ve üstüne beni başkanlık divanına seçeceksiniz. Bunu destekleyenlerin elini kaldırmasını rica ediyorum.

O an Nazım’a doğru bir el ormanı kalkar ve Nazım sakin adımlarla çıkıp başkanlık divanına oturur.

 Nedense çok “erkeksi” gelir bu anı bana. Bu yüzden anlatmak istedim size.
 Efendiiim, yaklaşık iki aydır üzerine çalıştığım Nazım’ın Çilesi makale setinin sonuna doğru geliyoruz. Biraz yorgunluk, biraz hüzün ama en çok bi’kaç kişinin işine yaramış olmak umuduyla huzur doluyum. Son bölümde, kısacık da olsa, Nazım’ın 3 Haziran ‘63’teki son anları, cenazesi ve ölümünden sonra mezarına bırakılan bir mektuptan söz etmek istiyorum.

 
Münevver , Memet... Son kez...

3 Haziran 1963… Pazartesi… Sabah… Nazım peredelkinosunun (sanatçının çalışma yaptığı ve ömrünce yaşayacağı ev) kapısına bırakılan gazeteleri almak için kapıyı açar… Eğilir… Saat henüz 07.00 civarındadır. Kalbi sıkışır. (Kalbinde 61 yıllık bir ömür sıkışır: Piraye sıkışır, Münevver sıkışır, sonra Galina, Vera, Memet, TKP sıkışır… Stalin, Mustafa Kemal, Celile Hanım sıkışır… Sonra her şeyiyle Türk olup da, bir Rus olarak ölmek sıkıntısı sıkışır yüreğinde…) Yüreği duruverir Nazım’ın. Elinde gazeteler, sırtı, kapatamadığı kapıya yaslanmış da orada oturuyormuş gibi huzurlu bir ifadeyle… ölüverir koca şair. Açtığı kapıdan ölümünü alır içeri 3 Haziran 1963’te.

Galina'yla son kez...

 Nazım’ın ölüsünü Vera bulur. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen Vera, Türk-Sovyet Kültür ilişkileri uzmanı olan A. K. Svetçevskaya adlı bir ortak dostlarını arar: “Tosya, Nazım öldü.” Başka söz yok. Sadece üç sözcük: “Tosya, Nazım öldü.”
 Aynı gün Tass Ajansı bütün dünyaya büyük komünist şair Nazım Hikmet’in öldüğünü bildirir. Birkaç gün içinde de Nazım’ın ölüsü, Moskova’da, Yazarlar Birliği’nin büyük salonunda katafalka konarak, bir veda töreniyle uğurlanır. Törende kimler yoktur ki: İlya Ehrenburg’tan Nikolay Tikhonov’a, Konstantin Simonov’dan, şair Surkov’a kadar herkes oradadır.

Nazım’ın yüzü açık naaşı ortada dururken, çevresi çiçeklere sarılmış bir şekilde herkes onun artık huzura kavuşmuş yüzüne bakmaktadır. Bu veda töreninin en ilginç fotoğraflarından biriyse, Nazım’ın aşkla bağlandığı üç kadının da orada olmasıdır. Münevver, Galina ve Vera… Nazım’ın cenaze törenine bu noktada bir ara verip ölümü üzerine Türkiye’de yayınlanan birkaç gazete haberine bir göz atalım.

 
Galina'yla... 1956

“(Biz)… Allahımıza, dinimize, ecdadımızın hatıralarına, babalarımızın mezarlarına bağlı bir milletiz. Komünizmin karşısında olmak her Türk için doğaldır… Asırlarca (kılıç) salladığımız bir devlete, memleketim aleyhine propaganda yapmak için hizmetkar olmak, Allah korusun müthiş bir delalettir. Rusya Nazım’a bu zehri aşılamakla bizi büyük bir şairden etti. Nazım’ın bugünkü ölümüne değil, o zamanki ölümüne acıyorum” diyordu Ulunay imzasıyla yazan Refi Cevat Ulunay ünlü gazetecimiz. (Milliyet, 05 Haziran 1963)
 Nazım’ın ölümüyle ilgili olarak Yeni İstanbul gazetesinde 1963’te yayınlandığı halde, F. Cemal Oğuz Öcal tarafından 04 Haziran’da yazıldığı belirtilen şiir son derece saldırgan, seviyesiz ve nefret doludur:




“Gebermiş Moskova’da vatansız, kızıl şair;
Darısı bütün alçak, namerdlerin başına!...
İhanetinden başka nesi var Türk’e dair?
Yazılmalı bu mısra mutlak mezar taşına…
Yazdığı hep yalandı, söylediği hep yalan,
Bulmuştur cehennemde layık olduğu yeri!...
Bıraktı arkasında bir sürü kızıl yılan,
Eksik olsun, ne çıkar, böyle birkaç serseri!”

Bu öfke nasıl bir öfkedir ki bir türlü dinmez. Aynı adam, gazetenin kardeşinde, bu kez terbiyenin sınırlarını zorlamıyor, sözün tam karşılığıyla “kin kusuyordu” Nazım’a:



Kızıl Şairin Ardından
-Vatansever Türk gençliğine ithaf-
 Dilinde mahut şarkı (!) elinde orak-çekiç
Cehennemin yolunu tutmuş bir hiç oğlu hiç…
Değildir hiçbir mahluk o soysuzdan aşağı,
Gebersin kızıl köpek, rezil Moskof uşağı…
 O haine, yurtsever demişti birkaç salak,
Nedir korkunç hakikat, onu benden dinle, bak;
Şimal rüzgarlarına bağrını açan oydu,
Milli mücadelede Rusya’ya kaçan oydu.
“Putları yıkıyoruz” herzesini yazan o,
Milli kıymetlerine birer mezar kazan o!
Küstahça dil uzatan oydu Namık Kemal’e,
Oydu “orak-çekiç”i tercih eden “hilal”e!
Ondaydı bir baykuşu hatırlatan iğrenç ses,
Oydu senin, çiğneyen neyin varsa mukaddes…
O “şimal ayısı”na dar gelmiş demek ini?
Görmemiştir insanlık böyle “Vatan haini!””
(Yeni İstiklal Gazetesi, 21 Haziran 1963)

İnanılmaz değil mi? Nazım ülkede yerden yere vurulurken, ölüsünden bile tedirgin olunuyordu. Neyse biz cenaze törenine dönüp Nazım’ı uğurlayalım.



 Nazım, törenden sonra yine yüzü açık bir şekilde cenaze arabasına konarak, Novodeviçiye mezarlığına götürüldü: Yani Çehov’un, Gogol’ün, Turgenyev ve Mayakovsky’nin yanına… Tabut mezara indirilirken şair Oşanin koşarak ve elinde bir torba toprakla çıkageldi. “Bu toprak Türkiye’den geldi” diyerek, Türk toprağı dolu o küçük torbayı tabutun üzerine bıraktı.
 Daha sonra bu töreni bir mektupla anlatan Münevver; oğlu Memet için; “erkek gibi durdu saatlerce… Yalnız en son dakikada tabutu kapatacakları zaman, “Babanı öp” dediler. Öptü. Ama (o zaman) hıçkırmaya başladı” diye yazacaktı.

Veda törenine daha fazla dokunup hüznünü bozmadan; şu an mezarı başına dikilmiş olan taş ve üzerinde yürüyen Nazım anıtı yapılmadan önce, çiçek bahçesini andıran mezara bırakılan bir mektubu sizinle paylaşıp yazıyı bitirmek istiyorum.

 
Önce bu mektubun oraya konuş hikayesine bir göz atalım.

Nazım, çağının sıkıntılarını ve sorunlarını şair duyarlılığıyla hissedip bu doğrultuda şiirler üretmiş bir şairdi. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının doğurduğu toplumsal acı da Nazım’ın şiirlerinde en etkin biçimde anlatılmıştır:

“Kapıları çalan benim
Kapıları birer birer
Gözünüze görünemem
Göze görünmez ölüler.”

Nazım, “Bulutlar Adam Öldürmesin”, “Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne”, “Bir Kız Vardı Japonya’da” gibi bu konuyu işleyen birçok şiir yazdı. Hatta “Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne” şiirini yazdıktan 39 gün sonra da öldü. Japon çocukları, kendileri için şiirler yazmış olan Nazım Hikmet’in ölüm haberine çok üzüldüler ve ölümünden yirmi gün sonra ona bir mektup yolladılar. Neden hemen değil de yirmi gün sonra değil mi? Çünkü çocuklar mektuplarıyla birlikte Nazım Hikmet’e bir de armağan göndermek ve bu armağanı da kendi elleriyle yapmak istiyorlardı. Bu armağan kalınca renkli kağıtlardan yapılmış “bin tane turnaydı”. Japon çocukları renkli kağıttan bu bin turnayı ancak on, on beş günde yapabilmişti.

Nazım'ın anıt konmadan önceki mezarı...

Vera Tulyakova Hikmet’e, Sovyet Yazarlar Birliği Yabancı İlişkiler Komisyonu’ndan gelen 8 Ekim 1963 tarihli mektupta şöyle deniyordu: “Nazım Hikmet’in ailesine verilmek üzere Japon çocuklarının Bin Turnacık Derneği’nden aldığımız armağanı gönderiyoruz. Bu hediyeyi İnturist’in yönetim kurulu başkan yardımcılarından Bay Boyçenko Japonya’dayken almıştır.”
 23 Haziran 1963 tarihli Japonca mektubun (özetle) çevirisi şöyledir:
 “Nazım Hikmet,
 Artık sürekli bir rüyaya girdiniz ve artık bir daha kalemi elinize alamayacaksınız… Daldığınız bu sonsuz rüya içindeyken de, biz Hiroşimalı gençlerin sizin şiirlerinizden ne büyük bir coşku duyduğumuzu öğrenmek isteyeceğinizi sanıyoruz… Atom bombasından hiçbir zarar görmediğiniz halde insanların yüreklerini parçalayan o şiirleri nasıl yazabildiniz! Evet, sizin yüreğinizde de, bizim yüreklerimizi parçalayan aynı duygular vardı. Çünkü siz de bizim gibi, atom ve hidrojen silahlarına karşı duyduğumuz kini duyuyordunuz. O kin ki, Hiroşima ve Nagazaki insanlarını hala uyutmuyor. Ve çünkü siz barış istiyordunuz. Bugün, o patlamanın on sekizinci yılında radyoaktivite etkisiyle, suçsuz insanların ölümü hala sürüyor. “Ölmek istemiyoruz!” diye haykıran insanlar hala ölüyorlar… Sesimiz çıktığı kadar bağıracağız. Nazım Hikmet’in düşünceleri ve çabaları boşa gitmesin diye, çağrımızı ve eylemimizi sürdüreceğiz. Hiroşima’nın, Nagazaki’nin, Yansu’nun kurbanlarının acıları unutulmasın diye çağırıyoruz, bağırıyoruz ve her türlü eylem ve davranışta bulunuyoruz.

 Hiroşimali çocuklar size saygıyla, sevgiyle ve teşekkürle bin turna gönderiyorlar. Bu bin turna, sizin büyük coşkuyla istediğiniz barışın simgesidir. Nazım Hikmet, bu armağanımızı kabul edin. Bu armağanı size, akrabalarınıza ve arkadaşlarınıza yolluyoruz.”
 
            




Vera bu dramatik mektubu okuduğunda gözbebekleri titredi, bir iki damla yaş süzüldü yanaklarından. Çünkü aynı günlerde, ölümünden önce –bir çocuk gibi- oraya buraya armağanlar saklayan Nazım’ın bir notunu da bulmuştu. Tepeden tırnağa aşk olan şair notunda diyordu ki:

“Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu,
bir gül bahçesinde dinlendim sayende”

Rahat uyu Nazım… Hani sen 1930’larda demiştin ya… Hani canım umuda dair o şiirindeki gibi… Hani;

“Güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz”  demiştin ya…

 
İşte ben o güzel ve güneşli günlere, o ışıklı maviliklere inanmış çocuklardan biriyim. Bu yüzden seni konuştum dört makaledir. Ben de görmedim ya, sonrakiler o ışıklı maviliklerde motor sürsünler diye yazdım bu yazıları… Parmağım kopana kadar da yazmaya devam edeceğim seni… Yani… rahat uyu Nazım… O zaman da… şimdi de… it ürür kervan yürür.

BTA - Hayrettin Filiz

0 Kisi Yorum Buyurdu:

 
©2009 Radical Brain | by TNB